Asla Yeterince İyi Değil: Aşk ve Önyargıların Gölgesinde

“Senin annen ne iş yapıyordu Elif?” Baran’ın annesi, sofrada çatalını tabağa vururken sordu bu soruyu. O an, boğazımdaki lokma düğümlendi. Her zamanki gibi, gözleriyle beni tartıyor, sesindeki ince alayla sınırlarımı zorluyordu. Baran yanımda oturuyordu ama gözlerini yere indirmişti. O an, yalnız olduğumu bir kez daha hissettim.

Annem temizlik işlerine gidiyor, dedim sessizce. Yüzünde küçümseyici bir gülümseme belirdi. “Ne güzel, çalışkan kadınmış,” dedi ama sesindeki o soğukluk, kelimelerin ardındaki gerçek düşüncelerini saklayamıyordu. Baran’ın babası ise gazeteden başını kaldırmadan, “Bizim ailede herkes üniversite mezunudur,” diye ekledi. Sanki annemin emeğiyle gurur duymam suçmuş gibi hissettim.

Baran’la üç yıldır birlikteydik. Üniversitede tanışmıştık; ben burslu okuyordum, o ise özel bir kolejin ardından gelmişti. İlk zamanlar aramızdaki farkları önemsememiştik. Ama ailesiyle tanıştığım günden beri, üzerime bir gölge gibi çöken bu önyargıların altında eziliyordum.

Bir akşam Baran’la sahilde yürürken içimdeki sıkıntıyı ona açtım. “Ailen beni istemiyor Baran. Bunu hissetmemek mümkün değil.”

Baran sustu, denize baktı uzun uzun. “Zamanla alışırlar,” dedi sonunda. “Sen kendini kasma, ben yanındayım.”

Ama ben biliyordum; bu sadece bir teselliydi. Çünkü her aile yemeğinde, her bayram ziyaretinde aynı bakışlar, aynı imalar… Bir gün Baran’ın ablası Zeynep, mutfakta yanıma sokulup fısıldadı: “Senin gibi biriyle evlenirse annem babam Baran’ı mirastan bile mahrum bırakır.”

O gece eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Annem beni kapıda karşıladı. Gözlerimden yaşları silerken, “Kızım, kimseye kendini ezdirme,” dedi. “Biz alnımızın teriyle yaşıyoruz, kimseye minnetimiz yok.”

Ama annemin sözleri bile içimdeki o ezikliği silemiyordu. Baran’ı seviyordum ama her geçen gün daha çok sorguluyordum: Kendi değerimi mi kaybediyorum? Yoksa aşk için her şeye katlanmak mı gerekiyor?

Bir gün Baran’ın ailesiyle birlikte bir düğüne davet edildik. Herkes şıkır şıkır giyinmişti; ben ise annemin diktiği sade bir elbiseyle gitmiştim. Masada otururken komşuları Ayşe Hanım bana dönüp sordu: “Senin annen hangi semtte çalışıyor?” Sanki annemin işi benim kimliğimmiş gibi…

O an dayanamadım. “Annem temizlik işçisi ama ben onunla gurur duyuyorum,” dedim yüksek sesle. Masada bir sessizlik oldu. Baran’ın annesi yüzünü buruşturdu, babası ise başını çevirdi.

Düğünden sonra Baran’la tartıştık. “Neden böyle konuştun?” dedi bana öfkeyle. “Ailemle aramı bozuyorsun!”

İçimde bir şeyler koptu o an. “Ben senin ailene yaranmak için kendimi küçültemem Baran! Ben buyum! Annemin emeğiyle büyüdüm ben!”

Baran sustu, ilk defa bana karşı bu kadar öfkeliydi. O gece eve döndüğümde annem beni kucakladı. “Kızım,” dedi, “insan önce kendine saygı duymalı.”

Günler geçti, Baran aramadı. Ben de aramadım. İçimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda bir hafiflik de hissettim. Sanki yıllardır taşıdığım yükten kurtulmuştum.

Bir sabah kapı çaldı; Baran gelmişti. Gözleri şişmişti ağlamaktan. “Seni seviyorum Elif,” dedi. “Ama ailem… Onları değiştiremiyorum.”

O an anladım ki, bazen aşk yetmiyor. Bazen insanın kendi değerini koruması gerekiyor.

Baran’la vedalaştık o gün. Çok ağladım ama pişman değilim.

Şimdi üniversiteyi bitirdim, kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Annem hâlâ temizlik işlerine gidiyor ama ben ona her zamankinden daha çok hayranım.

Bazen düşünüyorum: Toplumun önyargıları ne zaman bitecek? Bir insanın değeri ailesinin işiyle mi ölçülür? Sizce aşk mı önemli, yoksa insanın kendi onuru mu?