Unutulan Bir Kart: Bir Doğum Gününde Sessiz Çığlık
— Hoş geldin! Akşam yemeği hazır, sofrayı kurdum, dedi Murat, kapıdan içeri adımımı atar atmaz. Sesi neşeliydi ama ben, üzerimdeki gri kabanı çıkarırken bile içimdeki ağırlığı atamıyordum. Bugün doğum günüm. Otuz sekiz yıl önce bu şehirde, bu evde değil ama bu sokaklarda doğmuşum. Ve her yıl olduğu gibi, annemden bir kutlama beklemeden geçirdiğim bir gün daha…
Murat’ın gözlerinde bir umut vardı. Belki bu akşam farklı olurdu, belki ben de gülümserdim. Ama içimdeki fırtına dinmiyordu. Yavaşça mutfağa geçtim. Masada iki kişilik tabaklar, mumlar ve Murat’ın elinden çıkma – biraz yanmış ama yine de özenli – bir makarna tabağı vardı.
— Bugün senin günün, dedi Murat. — Her şeyi ben yaptım. Hatta marketten senin sevdiğin kekten de aldım.
Bir an sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Yıllardır alıştığım bir duyguydu bu; kutlanmayan doğum günleri, unutulan tebrikler…
— Teşekkür ederim, dedim kısık sesle. — Çok düşüncelisin.
Murat sandalyeyi çekip oturmamı bekledi. Ben ise göz ucuyla mutfak masasının köşesine iliştirilmiş eski bir kartı gördüm. Üzerinde solmuş harflerle “İyi ki doğdun, kızım” yazıyordu. Annemin el yazısıydı bu. Ama kart eskiydi; yıllar önceki bir doğum günüme ait.
Kartı elime aldım, parmaklarım titredi. Murat sessizce izliyordu.
— Onu geçen hafta kitapların arasında buldum, dedi yavaşça. — Belki hatırlamak istersin diye masaya koydum.
Kartı okurken çocukluğumun soğuk kış sabahları geldi aklıma. Annemle babamın tartışmaları, annemin bana hep mesafeli oluşu… Babam erken yaşta vefat ettiğinde annem daha da içine kapanmıştı. O günden sonra bana ne sarıldı ne de doğum günümü kutladı.
Bir keresinde on iki yaşımdayken, okuldan eve dönerken elimde arkadaşlarımın verdiği küçük hediyelerle gelmiştim. Annem mutfakta sessizce çay içiyordu.
— Anne, bugün doğum günüm, demiştim çekinerek.
Başını kaldırıp bana bakmıştı; gözlerinde yorgunluk ve kırgınlık vardı.
— Unutmadım, demişti sadece. Sonra tekrar önündeki çaya dönmüştü.
O günden sonra hiçbir şey sormadım ona. Her yıl bir kart, bir kelime bekledim ama gelmedi.
Şimdi ise elimde eski bir kart, karşımda bana değer veren bir eş… Ama içimde hâlâ annemin sevgisine aç bir çocuk var.
Murat yemeğe başlamamı beklerken sessizliği bozdum:
— Annemi aramalı mıyım sence? Bugün… belki de ilk defa ben aramalıyım.
Murat başını salladı:
— Bence aramalısın. Belki bu sefer farklı olur.
Telefonumu aldım, numarasını çevirdim. Her zamanki gibi üç kere çaldıktan sonra açtı.
— Efendim?
— Anne… Benim. Bugün doğum günüm…
Bir sessizlik oldu. Sadece nefes alışverişini duyabiliyordum.
— Biliyorum, dedi sonunda. — Kutlamak istedim ama…
Sesi titriyordu. İlk defa bu kadar kırılgan duydum onu.
— Ama ne anne? Neden hep sustun? Neden hiç kutlamadın?
Birden ağlamaya başladı telefonda. Ben de dayanamayıp gözyaşlarımı bıraktım.
— Baban öldüğünde… her şey değişti kızım. O günden sonra hiçbir şeyi kutlayamadım. Sana da iyi gelecek sandım… Yanılmışım.
O an anladım ki annemin suskunluğu sevgisizlikten değil, acısındanmış. Ama yıllarca bu acının yükünü ben de taşımıştım.
— Anne… Ben seni affediyorum ama kendimi affedemiyorum bazen. Keşke daha önce konuşsaydık bunları.
Telefonun ucunda sadece ağlama sesi vardı artık. Murat yanıma gelip elimi tuttu.
O gece yemek masasında üç kişi oturduk sanki: Ben, Murat ve yıllardır içimizde taşıdığımız o eksik sevgi.
Ertesi sabah annemden kısa bir mesaj geldi: “İyi ki doğdun kızım. Seni seviyorum.”
O mesajı defalarca okudum. İçimdeki boşluk tam dolmadı belki ama ilk defa umutla doldu kalbim.
Hayat bazen bir kartın unutulmasıyla başlıyor; bazen de yıllar sonra gelen bir mesajla yeniden başlıyor her şey.
Peki siz hiç annenizden ya da babanızdan beklediğiniz bir sözü yıllarca duymadınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa susmak mı?