Bir Kış Gecesi, Bir Veda: Soğukta Kalan Kalpler

— Zeynep, o çocuk seni hak etmiyor! — Annemin sesi, odanın kapısında yankılandı. Ellerim titreyerek kırmızı kadife elbisemin fermuarını çekmeye çalışıyordum. Dışarıda kar fırtınası vardı, camın arkasında beyaz bir sessizlik. İçimdeyse fırtına kopuyordu.

— Anne, lütfen… Bu gece onun doğum günü. Gitmek zorundayım, — dedim, gözlerimi kaçırarak. Annem iç çekti, başını iki yana salladı.

— Kızım, dışarıda eksi yirmi beş derece var. O elbiseyle donacaksın! Hem… O çocuk seni terk etti. Niye hâlâ peşinden koşuyorsun? — dedi, sesi yumuşadı ama bakışları sertti.

Bir an sustum. İçimdeki boşluğu dolduracak bir kelime bulamıyordum. Oğuz beni iki hafta önce terk etmişti. Sebepsizce. Bir mesajla: “Zeynep, artık devam edemem.” O günden beri ne uyuyabildim ne de yemek yiyebildim. Herkes “Unut gitsin” dedi ama ben unutamıyordum. Çünkü onu gerçekten sevmiştim.

— Anne, ben… Ben gitmek zorundayım. Belki konuşuruz, belki her şey düzelir… — dedim, sesim titredi.

Annem yaklaştı, omzuma dokundu. — Zeynep, bak kızım… Bir insan seni bırakıp gidiyorsa, seni hiç sevmemiştir. Sevgi böyle bir şey değil. Kendini bu kadar harcama.

Gözlerim doldu. Annemin haklı olduğunu biliyordum ama kalbim başka bir şey söylüyordu. Elbisemin üzerine kalın montumu giydim, atkımı sardım. Kapıdan çıkarken annemin “Yine de dikkat et!” diyen sesini duydum.

Apartmandan çıkıp karanlık sokağa adım attığımda soğuk yüzüme tokat gibi çarptı. Her adımda ayaklarım kara gömülüyordu. Oğuz’un evine giden yol bana hiç bu kadar uzun gelmemişti.

Yolda eski mahalle arkadaşım Elif’i gördüm. — Zeynep! Nereye böyle? Bu havada dışarı çıkılır mı? — diye sordu şaşkınlıkla.

— Oğuz’un doğum günü… Belki konuşuruz diye… — dedim utana sıkıla.

Elif başını iki yana salladı. — Kızım, bırak artık şu çocuğu! Kendine yazık ediyorsun. Bak, herkes konuşuyor mahallede… “Zeynep hâlâ Oğuz’un peşinde” diyorlar.

İçimde bir şey kırıldı o an. İnsanların ne dediği umurumda değildi ama Elif’in gözlerinde gördüğüm acıma beni yaraladı.

Oğuz’un apartmanına vardığımda ellerim buz kesmişti. Zili çaldım. Kapıyı Oğuz’un annesi açtı.

— Zeynep? Sen mi geldin? Oğuz yukarıda arkadaşlarıyla… Ama bilmiyorum, seni görmek ister mi? — dedi tereddütle.

— Birkaç dakika konuşmam lazım, lütfen… — dedim yalvaran gözlerle.

Merdivenleri çıkarken kalbim deli gibi atıyordu. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım ve tıklattım.

Kapı açıldı. Oğuz karşımdaki bakışlarıyla beni olduğum yere mıhladı.

— Zeynep? Sen burada ne arıyorsun? — dedi soğuk bir sesle.

— Sadece… Konuşmak istedim. Belki… Belki her şeyi anlatırsın diye… — dedim kısık sesle.

Oğuz arkasındaki arkadaşlarına baktı, sonra bana döndü.

— Zeynep, lütfen… Burada konuşamayız. Hem… Artık bitti. Anlamıyor musun? — dedi ve kapıyı yavaşça kapattı yüzüme.

O an zaman durdu sanki. Merdivenlere oturdum, ellerimi yüzüme kapattım ve sessizce ağladım. Dışarıdaki soğuk içime işlemişti ama asıl üşüyen kalbimdi.

Bir süre sonra apartmandan çıktım, karanlık sokakta yürümeye başladım. Her adımda annemin sesi kulaklarımda yankılanıyordu: “Bir insan seni bırakıp gidiyorsa, seni hiç sevmemiştir.” Ama ben neden bu kadar acı çekiyordum o zaman?

Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. Gözlerimdeki yaşları görünce sarıldı bana.

— Kızım… Biliyorum canın yanıyor ama zamanla geçecek. Herkesin başına gelir böyle şeyler… Sen güçlü bir kızsın, unutma bunu! — dedi ve saçımı okşadı.

O gece odamda tek başıma otururken pencereden dışarı baktım. Kar hâlâ yağıyordu, sokak lambasının altında beyaz bir örtü gibi serilmişti her yerin üstüne. İçimdeki fırtına biraz dinmişti ama hâlâ bir boşluk vardı orada.

Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarımın bakışlarını üzerimde hissettim. Fısıldaşmalar, alaycı gülüşler… “Zeynep yine ağlamış”, “Oğuz onu istemiyor artık” gibi cümleler kulağıma çalındı. Başımı eğip sıramda oturdum.

Öğretmenimiz Ayşe Hanım derse başlamadan önce bana yaklaştı:

— Zeynep, iyi misin? Bir şeye ihtiyacın olursa konuşabilirsin benimle, tamam mı? — dedi sıcak bir gülümsemeyle.

O an gözlerim doldu yine ama bu kez ağlamadım. Sadece başımı salladım.

Okuldan sonra eve dönerken mahalledeki bakkal Mehmet Amca yolumu kesti:

— Kızım, gençlikte böyle şeyler olur… Sakın kendini üzme! Bak ben de gençken çok âşık olmuştum ama hayat devam ediyor işte… — dedi ve bana çikolata uzattı.

İnsanların iyi niyetiyle biraz olsun toparlandım ama geceleri yalnız kalınca her şey yeniden başlıyordu. Annemle aramızdaki tartışmalar da bitmemişti:

— Zeynep, artık kendine gel! Üniversite sınavı yaklaşıyor, derslerine odaklanmalısın! Hayat bir çocuktan ibaret değil! — diye bağırdı bir akşam sofrada.

Babam ise sessizce tabağına bakıyordu. Onun da bana kırgın olduğunu hissediyordum ama konuşmuyordu hiç.

Bir gece annemle büyük bir kavga ettik:

— Sen benim ne hissettiğimi anlamıyorsun! Hep kendi doğrularını dayatıyorsun! Ben Oğuz’u gerçekten sevdim! — diye bağırdım gözyaşları içinde.

Annem de bağırdı:

— Ben de genç oldum Zeynep! Ama hayat sadece aşk değil! Kendini harcama diyorum sana!

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda gözlerim şişmişti ama içimde bir karar vardı artık: Hayatımı başkalarının beklentilerine göre yaşamayacaktım. Evet, Oğuz beni terk etmişti ve bu çok acı veriyordu ama ben hâlâ buradaydım; hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyordum.

Günler geçtikçe acım hafifledi; derslerime odaklandım, Elif’le yeniden barıştık ve birlikte üniversite hayalleri kurmaya başladık. Annemle aramızdaki mesafe de zamanla azaldı; o da benim büyüdüğümü ve kendi yolumu çizmem gerektiğini kabullendi sanırım.

Şimdi pencereden dışarı bakarken o karlı geceyi hatırlıyorum ve kendime soruyorum: Gerçekten sevmek mi daha zor yoksa vazgeçmek mi? Sizce hangisi daha çok acıtır insanı?