Çocuklarım ve Torunlarım Beni Unuttu: Yalnızlığın İçinde Bir Umut

“Anne, bak çok yoğunum, sonra ararım olur mu?” dedi kızım Elif, telefonda sesi aceleyle titreyerek. O an, mutfağın köşesinde elimde çay bardağıyla öylece kaldım. Oysa sadece sesini duymak istemiştim, belki de birkaç dakika sohbet etmek… Ama yine olmadı. Oğlum Murat da geçen hafta uğrayacağını söylemişti, ama işten çıkınca yorgun olduğunu bahane edip gelmedi. Torunlarım ise, ellerinde telefon, sosyal medyada kaybolmuşlar. Benimle konuşmak akıllarına bile gelmiyor.

Ben Gülten, 76 yaşında emekli bir Türkçe öğretmeniyim. Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, eski ama sıcak bir apartman dairesinde yaşıyorum. Eşim rahmetli Ali’yi kaybedeli on yıl oldu. O günden beri evin duvarları daha da sessizleşti. Çocuklarım Elif ve Murat, ikisi de aynı şehirde, hatta arabayla yirmi dakikalık mesafede oturuyorlar. Torunlarım Defne ve Emir ise, hayatlarının en güzel çağında, ama bana ayıracak bir dakikaları yok gibi.

Her sabah aynı rutini yaşıyorum: Kahvaltımı hazırlıyorum, eski radyomu açıp klasik Türk sanat müziği dinliyorum. Sonra pencerenin önüne oturup dışarıyı seyrediyorum; bazen komşu çocuklarının sesleri geliyor, bazen de sadece araba gürültüsü… İçimde bir boşluk var; sanki herkes hayatına devam ederken ben unutulmuşum.

Bir gün, apartmanın girişinde komşum Şükran Hanım’la karşılaştım. “Gülten abla, seni hiç görmüyoruz artık. Her şey yolunda mı?” diye sordu. Gözlerim doldu, ama belli etmemeye çalıştım. “İyiyim kızım,” dedim, “Çocuklar sağ olsun, arada uğruyorlar.” Yalan söyledim. Çünkü gerçekleri anlatmak daha çok acıtıyor insanı.

O akşam Elif’i tekrar aradım. “Anneciğim, Defne’nin sınavları var, ben de işte çok yoğunum. Haftaya mutlaka uğrarız,” dedi. Haftalar geçti, kimse gelmedi. Murat ise mesajla ‘Nasılsın anne?’ diye sormakla yetindi. Oysa ben onların yanında olmak, torunlarımla eski günlerdeki gibi kek yapmak istiyordum.

Bir gece, eski fotoğraf albümümü açtım. Çocuklarımın küçükken bana sarıldığı fotoğraflara baktım; Defne’nin doğum günü pastasını birlikte üflediğimiz o an… Gözyaşlarımı tutamadım. “Nerede yanlış yaptım?” diye sordum kendime. Onlar için her şeyimi feda etmiştim; şimdi ise yalnızlığın içinde kaybolmuştum.

Bir sabah kapı çaldı. Beklemediğim biriydi: Alt kattaki genç komşum Zeynep. “Gülten teyze, annem şehir dışında. Sana bir tabak börek getirdim,” dedi gülümseyerek. O an içimde bir sıcaklık hissettim; uzun zamandır ilk defa biri bana gerçekten değer vermiş gibi hissettim.

Zeynep’le sohbet ettikçe içimdeki yalnızlık biraz olsun hafifledi. Bana kendi annesinden bahsetti; onun da bazen yalnız hissettiğini söyledi. “Biliyor musun Gülten teyze, annem de bazen ‘Çocuklar büyüdü, herkes kendi hayatında’ diye üzülüyor,” dedi. O an anladım ki bu sadece benim yaşadığım bir sorun değilmiş.

Bir gün cesaretimi topladım ve aile grubumuza bir mesaj attım: “Çocuklarım, torunlarım… Sizi çok özlüyorum. Birlikte vakit geçirmek istiyorum. Lütfen bana zaman ayırın.” Uzun süre cevap gelmedi. Sonra Defne’den kısa bir mesaj: “Anneannecim, sınavlar bitince geleceğim.” Elif ise aradı ve biraz kırgın bir sesle “Anne, neden böyle yazdın? Biz seni ihmal etmiyoruz ki,” dedi. Ama ben onların ses tonunda suçluluk duygusunu hissettim.

O hafta sonu kimse gelmedi yine. Pazar günü Zeynep kapımı çaldı ve beni dışarıya yürüyüşe davet etti. Parkta otururken içimi döktüm: “Zeynep kızım, insanın kendi kanından olanların onu unutması ne acıymış… Sanki hayatta hiç iz bırakmamışım gibi.” Zeynep elimi tuttu: “Senin gibi biri unutulmaz Gülten teyze. Belki de onlara bunu hatırlatmak lazım.”

O akşam eve döndüğümde karar verdim: Artık beklemeyecektim. Hayatımı çocuklarımın insafına bırakmayacaktım. Ertesi gün mahalledeki kadın dayanışma merkezine gittim ve orada gönüllü olarak okuma-yazma kursu vermeye başladım. İlk dersimde on iki kadın vardı; hepsi de benim gibi hayatın kenarına itilmiş hisseden kadınlardı.

Her hafta onlarla buluşmak bana yeniden yaşama sevinci verdi. Birlikte çay içtik, sohbet ettik, dertleştik… Bir gün kurs çıkışı Elif aradı: “Anne, seni göremiyoruz diye üzülüyoruz ama sen de bize haber vermiyorsun.” O an içimden geçenleri saklamadım: “Kızım, ben sizi beklemekten yoruldum artık. Hayatımı yeniden kuruyorum.”

Bir süre sonra Murat ve Defne ziyarete geldiler; evde başka bir Gülten buldular: Neşeli, enerjik ve umutlu… Defne şaşkınlıkla sordu: “Anneannecim, ne değişti?” Gülümsedim: “Kendimi hatırladım kızım.”

Şimdi biliyorum ki insan bazen en yakınlarından bile uzak kalabiliyor; ama hayat devam ediyor ve umut her zaman var. Yalnızlıkla mücadele etmek kolay değil ama insan kendi değerini unutmamalı.

Sizce ailemiz bizi unuttuğunda ne yapmalıyız? Kendi mutluluğumuzu başkalarından mı beklemeliyiz yoksa kendi yolumuzu mu çizmeliyiz?