Bir Yumurtanın Hatırlattığı Sessiz Aşk: Yirmi Yıllık Bir Evliliğin Ardından

“Senin yumurtan hangisi?” diye sordu Ayşe, sesi mutfakta yankılandı. O an, elimdeki bıçağı tezgâha bıraktım. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Yirmi yıl boyunca aynı mutfağı, aynı sofrayı, aynı hayatı paylaşmıştık. Şimdi ise iki ayrı buzdolabımız, iki ayrı tenceremiz, hatta iki ayrı tuzluğumuz vardı. Bir yumurta bile paylaşamıyorduk artık.

Ayşe ile evliliğimizin ilk yıllarında, sabahları birlikte kahvaltı hazırlardık. O zamanlar, yumurtayı nasıl sevdiğimizi bile birbirimize sorardık. Ben rafadan severdim, o ise kayısı kıvamında. Şimdi ise, hangi yumurtanın kime ait olduğunu bile konuşmak zor geliyordu. Sanki her şeyin bir sınırı vardı artık; duygularımızın, kelimelerimizin, hatta yiyeceklerimizin bile.

O gün, Ayşe’nin sesiyle irkildim. “Senin yumurtan hangisi?”

Bir an duraksadım. “Fark etmez,” dedim, ama sesim öyle kısık çıktı ki, kendim bile zor duydum.

Ayşe gözlerini kaçırdı. “Fark eder,” dedi. “Artık her şey fark ediyor.”

İşte o an, içimde bir şeyler koptu. Yirmi yıl önce, annemin evinden çıkıp Ayşe’nin yanına taşındığım günü hatırladım. Annem arkamdan ağlamıştı. “Oğlum, mutlu ol,” demişti. Ben de Ayşe’ye sarılmıştım; “Sonsuza kadar birlikteyiz,” demiştim. Şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiydik.

İlk kavgamızdan sonra, barışmak için çiçek almıştım ona. O da bana en sevdiğim yemeği yapmıştı: patatesli yumurta. O gün sofrada göz göze gelmiştik ve gülmüştük. Ama zamanla kavgalar arttı, barışmalar azaldı. Sonra sessizlik başladı. Önce konuşmamaya başladık, sonra birbirimize dokunmamaya. Şimdi ise aynı evde iki yalnız insan gibiydik.

Ayşe’nin annesi geçen yıl vefat ettiğinde, ona sarılmak istedim ama o bana sırtını döndü. “Sen anlamazsın,” dedi. Belki de haklıydı; ben de kendi acılarıma gömülmüştüm. İşten eve geldiğimde televizyonun karşısına geçip saatlerce susuyordum. Ayşe ise mutfakta oyalanıyor, bazen balkona çıkıp sigara içiyordu. Birbirimizin hayatına dokunmadan yaşıyorduk.

Bir gün Ayşe’nin telefonunda eski bir arkadaşının mesajını gördüm. Kıskandım mı? Evet. Ama bunu ona söylemedim. Sadece daha çok içime kapandım. O da bana daha çok uzaklaştı. Aramızda görünmez bir duvar örülmüştü sanki.

Geçen hafta Ayşe bana “Ayrılalım mı?” diye sorduğunda, cevap veremedim. Çünkü ne ayrılmak istiyordum ne de bu şekilde devam etmek. Sadece yorulmuştum. O da yorulmuştu, biliyordum.

Bugün ise bir yumurta yüzünden geçmişimizle yüzleştik.

Ayşe yumurtasını aldı ve sessizce pişirmeye başladı. Ben de kendi tenceremde yumurta haşladım. İkimiz de sofraya oturduk ama birbirimize bakmadık bile. Sadece çatal bıçak sesleri vardı mutfakta.

Birden Ayşe konuştu: “Hatırlıyor musun? İlk taşındığımızda buzdolabımız bile yoktu.”

Gülümsedim acı acı. “Hatırlıyorum,” dedim. “Yemekleri pencere önünde soğutuyorduk.”

Ayşe gözlerini bana çevirdi; gözlerinde yaş vardı. “Ne oldu bize?”

Cevap veremedim. Çünkü ne olduğunu ben de bilmiyordum. Belki de hayatın yüküydü bizi ezen; iş stresi, ekonomik sıkıntılar, aile baskısı… Belki de birbirimizi anlamamaya başlamıştık.

O gün akşam işten dönerken markete uğradım. Raflarda taze yumurtalar vardı; elim bir kutuya gitti ama sonra vazgeçtim. Eve geldim ve Ayşe’ye baktım; o da bana baktı.

“Yarın kahvaltıyı birlikte hazırlayalım mı?” dedim utangaçça.

Ayşe bir süre sustu, sonra başını salladı. “Olur,” dedi kısık bir sesle.

Ertesi sabah mutfağa girdiğimde Ayşe çoktan uyanmıştı. Masada iki tabak, iki bardak çay vardı. Yumurtaları birlikte haşladık; ben onun için kayısı kıvamında yaptım, o da benim için rafadan.

Sofraya oturduğumuzda uzun süre konuşmadık ama ilk defa uzun zaman sonra göz göze geldik ve gülümsedik.

Belki de aşk böyle bir şeydi; bazen bir yumurta kadar basit bir şeyle yeniden başlamak mümkün oluyordu.

Ama içimde hâlâ bir korku vardı: Ya yine eski sessizliğe dönersek? Ya bu küçük adımlar yetmezse?

Bazen düşünüyorum: Birbirimizi ne zaman kaybettik? Ve en önemlisi; yeniden bulabilir miyiz?

Sizce insanlar gerçekten değişebilir mi? Yoksa alışkanlıklar ve sessizlik her zaman galip mi gelir?