İki Kanat: Bir Sevda, Bir Kırılma

“Bunu bana nasıl yaparsın anne?” diye haykırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem, ellerini önlüğüne sildi, gözlerini kaçırdı. Babam ise köşedeki koltukta sessizce oturuyordu, yüzünde alışık olduğum o taş gibi ifade. O an, yedi yıllık sevgilim Sevgi’nin elini tutarken, hayatımın en büyük savaşını verdiğimi biliyordum.

Sevgi’yle ilkokuldan beri tanışıyorduk. Mahallede herkes birbirini tanırdı; annelerimiz pazarda karşılaşır, babalarımız kahvede aynı masada otururdu. Lise yıllarında aramızda bir şeyler filizlenmeye başladı. Üniversiteye birlikte gittik, aynı yurtta kaldık. Hayatımızı birlikte kuracağımıza emindim. Ama işte, çocuk sahibi olamamamız her şeyi değiştirdi.

İlk başlarda kimse bir şey demedi. “Gençsiniz, daha vaktiniz var,” dediler. Ama zaman geçtikçe, özellikle de babaannem Fatma Hanım’ın baskısı artmaya başladı. “Evlenin de Allah nasip eder,” derdi her fırsatta. Onun sözü ailede kanun gibiydi. Babam bile ona karşı çıkamazdı.

Bir akşam yemeğinde babaannem yine başladı: “Evlenin çocuklar, bak yaşınız geçiyor. Allah’ın izniyle torunumu kucağıma almak istiyorum.” Annem gözleriyle bana ‘sus’ işareti yaptı ama içimdeki öfke kabardı. Sevgi’nin gözleri doldu, başını eğdi. O gece eve dönerken Sevgi bana sarıldı: “Senin ailen beni istemiyor mu?” dedi titrek bir sesle. “Hayır,” dedim, “sadece… sadece torun istiyorlar.”

Bir süre sonra babam beni karşısına aldı. “Bak oğlum,” dedi, “Fatma Ana’nın gönlünü kırmayalım. Sevgi’yle evlenin, bakarsın Allah nasip eder.” O an anladım ki, bizim mutluluğumuzdan çok, aile büyüklerinin arzuları önemliydi.

Nişan günü geldiğinde her şey yolundaymış gibi davrandık. Sevgi’nin ailesi biraz mesafeliydi; onlar da bizim ailedeki soğukluğu hissetmişti. Annem mutfakta ağlarken yakaladım onu. “Anne, neden ağlıyorsun?” dedim. “Oğlum,” dedi, “ben senin üzülmeni istemiyorum ama bu evlilikte mutlu olabilecek misiniz?”

Düğün hazırlıkları sırasında her şey daha da zorlaştı. Babaannem gelinlik seçimine bile karıştı: “Şu model çok açık, bizim aileye yakışmaz.” Sevgi sessizce kabul etti ama gözlerinde kırgınlığı gördüm.

Düğünden sonra aile baskısı bitmedi. Her bayramda, her aile toplantısında çocuk konusu açıldı. “Hadi bakalım, güzel haberleri ne zaman alacağız?” diye sorarlardı. Sevgi her defasında gülümsemeye çalıştı ama ben onun her geçen gün biraz daha içine kapandığını fark ettim.

Bir yıl geçti, iki yıl geçti… Doktora gittik, testler yaptırdık. Sonuçlar ortadaydı: Çocuk sahibi olmamız neredeyse imkânsızdı. O gece eve döndüğümüzde Sevgi ağladı. “Belki de senin ailen haklı,” dedi, “ben sana yük oluyorum.”

O an içimde bir şeyler koptu. “Sen benim hayat arkadaşım oldun,” dedim ona sarılarak, “kimse bizi ayıramaz.” Ama gerçekler öyle değildi. Babam daha da sertleşti: “Bak oğlum, soyumuz devam etmeyecek mi? Fatma Ana’nın gözü açık mı gidecek?”

Bir akşam Sevgi valizini topladı. “Belki de gitmem en iyisi,” dedi sessizce. O an dünyam başıma yıkıldı. Onu durdurmaya çalıştım ama gözlerinde kararlılığı gördüm.

Sevgi gittikten sonra evde bir sessizlik hâkim oldu. Annem bana sarıldı: “Oğlum, keşke seni daha çok koruyabilseydim.” Babam ise hâlâ aynıydı: “Hayat devam ediyor.”

Aylar geçti, ben ise her gün Sevgi’yi düşündüm. Onunla geçen yedi yılın her anı gözümün önünden geçti. Mahallede insanlar fısıldaşmaya başladı: “Oğlan karısını kaçırttı,” diyenler oldu. Babaannem ise hastalandı; yatağında yatarken bile bana torun hasretinden bahsetti.

Bir gün annemle mutfakta otururken ona sordum: “Anne, mutluluk ne demek? Kendi hayatımızı mı yaşamalıyız yoksa ailenin isteklerini mi?” Annem gözyaşlarını sildi: “Ben de bilmiyorum oğlum,” dedi, “ama keşke seni daha çok dinleseydim.”

Şimdi otuz beş yaşındayım ve yalnızım. Sevgi başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuş; bazen sosyal medyada fotoğraflarına bakıyorum. İçimde bir boşluk var ama aynı zamanda bir öfke de… Ailemin beklentileri uğruna hayatımı feda ettim mi? Yoksa bu bizim kaderimiz miydi?

Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insan kendi mutluluğu için ailesine karşı gelebilir mi? Yoksa biz Türkler için aile her şeyden önce mi gelir? Siz olsaydınız ne yapardınız?