Beklentileri Karşılayamayan Prens: Bir Türk Kadınının Hayal Kırıklığı

“Seninle evlenmek istiyorum, Elif.”

Bu cümleyi duyduğumda, annemin mutfağında, ellerim hala soğuk suyun altında patates soyarken donup kalmıştım. O an, kalbim deli gibi atıyordu. Oğuz’un gözleri gözlerime kilitlenmişti; kararlı, biraz da korkmuş. Annem ise arka planda çaydanlığın fokurtusuyla meşguldü, ama ben sanki başka bir dünyadaydım. Oğuz… Mahallenin en yakışıklısı, askerden yeni dönmüş, kaslı vücudu ve dalgalı siyah saçlarıyla herkesin dikkatini çeken çocuk. Ben ise sıradan Elif; ince yapılı, sessiz, kitaplara sığınan bir kız.

Oğuz’la tanışmamız bile bir tesadüfün eseriydi. Babamın bakkalında alışveriş yaparken, raftan düşen bir kavanozu yakalamaya çalışırken ellerimiz çarpışmıştı. O an göz göze gelmiştik ve ben utancımdan yüzümü kızartmıştım. Oğuz ise gülümsemişti; o gülüş… Sanki bütün mahalle susmuştu da sadece biz konuşuyorduk. Sonra her şey hızla gelişti. Annemler Oğuz’u çok beğendi. “Kızım, böyle kısmet her zaman gelmez,” dedi annem. Babam ise “Oğuz efendi çocuktur, ailesi de düzgün,” diyerek onay verdi. Ben ise içimdeki korkuyu bastırmaya çalışıyordum: Gerçekten hazır mıydım?

Düğünümüz kalabalık oldu. Mahallede herkes konuştu; “Elif şanslı kız,” dediler. Oğuz’un annesi, Fatma Teyze, bana altın bilezikleri takarken kulağıma eğilip “Oğlumun yüzünü kara çıkarma,” dedi. O an içimde bir düğüm oluştu. Sanki üzerime görünmez bir yük binmişti.

Evliliğimizin ilk ayları güzeldi. Oğuz işten eve yorgun gelirdi ama bana sarılırdı. Birlikte televizyon izler, akşam yemeklerinde sohbet ederdik. Ama zamanla Oğuz değişmeye başladı. İşteki stresi eve taşıyor, en ufak şeyde sinirleniyordu. Bir gün akşam yemeğinde tuz eksik diye tabağı masaya fırlattı. Şaşırdım, korktum ama sesimi çıkaramadım. Anneme anlattığımda “Erkek milleti işte, biraz sabret kızım,” dedi.

Sabrettim… Ama her geçen gün daha da yalnızlaştım. Oğuz’un ilgisi azaldı; geceleri geç gelmeye başladı. Telefonunu saklıyor, bana soğuk davranıyordu. Bir gece saat ikiye kadar bekledim; kapıdan içeri girdiğinde yüzünde başka birinin parfümü vardı. Sordum, “Neredeydin?” dedim titrek bir sesle.

“Sana hesap mı vereceğim Elif? İşten geldim işte!” diye bağırdı.

O an gözlerim doldu ama ağlamadım. İçimdeki o küçük umut kırıntısı da yok olmuştu. Ertesi gün anneme gittim, anlatmaya çalıştım ama yine aynı cümle: “Yuvanı bozma kızım, herkesin evliliğinde olur böyle şeyler.” Babam ise hiç konuşmadı; gözlerini kaçırdı sadece.

Bir sabah Oğuz’un telefonuna gelen mesajı gördüm: “Dün gece çok güzeldi…” Mesajı yazan bir kadındı. Ellerim titredi, nefesim kesildi. Oğuz’a göstermek istedim ama korktum; ya bana inanmazsa? Ya beni suçlarsa? O gün ilk defa kendimi aynada izledim; gözlerimin altı morarmıştı, yüzümdeki o eski neşe yoktu.

Geceleri uyuyamaz oldum. Herkesin hayran olduğu o prens, benim için bir yabancıya dönüşmüştü. Annemlere tekrar gittim; bu sefer kararlıydım.

“Anne, ben boşanmak istiyorum,” dedim.

Annemin yüzü bembeyaz oldu. “Elalem ne der Elif? Boşanmış kadın damgası yemek kolay mı? Hem senin yaşında çocuklu kadınlar ikinci defa zor evlenir… Sabret kızım!”

Ama sabrım kalmamıştı. Oğuz’la konuşmaya karar verdim.

“Oğuz, ben artık böyle devam edemem,” dedim bir akşam.

Bana küçümseyerek baktı: “Ne yapacaksın? Gidecek yerin mi var? Herkes seni suçlar Elif!”

O an içimdeki korku yerini öfkeye bıraktı. “Varsa suçlasınlar! Ben artık kendimi kaybettim bu evde!”

O gece valizimi topladım ve annemlere döndüm. Babam sessizce başını salladı; annem ise ağladı ama beni durduramadı.

Boşanma süreci zordu; mahallede dedikodular başladı. “Elif kocasını elinde tutamadı,” dediler. Kimse Oğuz’un yaptıklarını konuşmadı; herkes beni suçladı. İş bulmak için uğraştım; bir tekstil atölyesinde çalışmaya başladım. Hayat kolay değildi ama özgürdüm artık.

Bir gün işten dönerken eski komşumuz Ayşe Abla ile karşılaştım.

“Kızım, zor zamanlar geçiriyorsun biliyorum ama doğru olanı yaptın,” dedi sessizce.

O an gözlerim doldu; ilk defa biri beni anladığını hissettim.

Şimdi geceleri yatağa yattığımda hala yalnız hissediyorum bazen ama aynada gördüğüm kadından utanmıyorum artık. Toplumun beklentileriyle savaşmak kolay değil; ailemin hayal ettiği prens hiç var olmamıştı belki de…

Bazen düşünüyorum: Biz kadınlar neden hep susmak zorunda kalıyoruz? Kendi mutluluğumuz için savaşmak neden bu kadar zor? Sizce de artık değişmenin zamanı gelmedi mi?