Kırk Sekiz Yıl Sonra İlk Kez Kendim İçin Nefes Aldım: Bir Türk Kadınının Kendi Doğum Gününde Verdiği Mücadele

“Sen nasıl bir annesin, nasıl bir eşsin ki kendi doğum gününde aileni bırakıp gitmeyi düşünüyorsun?” Kayınvalidemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an mutfakta, elimde çaydanlık, gözlerim dolmuş, içimden geçenleri haykırmamak için kendimi zor tutuyordum. Kırk sekiz yıldır herkesin isteklerini, beklentilerini, mutluluğunu kendi hayatımın önüne koymuştum. Ama bu yıl… Bu yıl farklı olacaktı.

Kendi doğum günümde, ilk defa kendim için bir şey yapmak istiyordum. Ne yemek hazırlamak, ne misafir ağırlamak, ne de güleryüzle “Afiyet olsun” demek… Sadece bir günlüğüne bile olsa, kimseye hizmet etmeden, kimseyi memnun etmeye çalışmadan, sadece kendimle baş başa kalmak istiyordum. Ama bu isteğim ailemde bir deprem etkisi yarattı.

Eşim Murat, akşam işten geldiğinde yüzüme bakmadan, “Annem çok üzülmüş bugün. Senin yüzünden tansiyonu çıkmış,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır Murat’ın annesinin gönlünü hoş tutmak için gösterdiğim çabalar, bir anda yok sayılmıştı. Sanki ben bencil, vefasız bir kadınmışım gibi…

O gece yatakta dönüp dururken, çocukluğumdan beri üzerime yüklenen sorumlulukları düşündüm. Annem hep derdi: “Kızım, kadın olmak fedakârlık ister.” Ben de fedakârlık ettim; gençliğimden, hayallerimden, hatta bazen sağlığımdan… Ama kimse bana “Sen ne istiyorsun?” diye sormadı. Ben de kendime hiç sormadım.

Sabah olduğunda kararımı vermiştim. Bu yıl doğum günümde evde olmayacaktım. Uzun zamandır gitmek istediğim Kapadokya’ya tek başıma gidecektim. Bunu söylediğimde evde kıyamet koptu.

“Senin yerinde olsam utanırdım!” diye bağırdı kayınvalidem. “Oğlumun karısı böyle mi olur? Torunlarını bırakıp gezecekmiş! Yazıklar olsun!”

Kızım Elif ise sessizce yanıma sokuldu. “Anne, gerçekten gidecek misin? Bizi bırakacak mısın?” Gözlerinde korku ve şaşkınlık vardı. Ona sarıldım. “Hayır kızım, sizi bırakmıyorum. Sadece biraz kendimle kalmak istiyorum. Herkesin bazen buna ihtiyacı olur.”

Ama Murat… O bana sırtını döndü. “Bunu yaparsan aramızda çok şey değişir,” dedi soğuk bir sesle.

O gece bavulumu hazırlarken ellerim titriyordu. Korkuyordum; yalnız kalmaktan değil, suçlanmaktan, dışlanmaktan korkuyordum. Ama içimde bir ses vardı: “Yeter artık.”

Otobüs terminalinde beklerken telefonum çaldı. Annemdi.

“Ne yapıyorsun kızım? Herkes seni konuşuyor. Komşular bile duymuş. Ayıp değil mi?”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Anne,” dedim titrek bir sesle, “Ben de insanım. Bir günlüğüne de olsa kendimi mutlu etmek istiyorum.”

Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı bakarken içimde garip bir huzur hissettim. Kapadokya’ya vardığımda gökyüzü masmaviydi. Balonlar havadaydı; ben ise ilk defa özgür hissediyordum.

Bir kafede otururken yan masada iki kadın kendi hayatlarından konuşuyordu:

“Ben de geçen sene tatile gitmek istedim ama eşim izin vermedi,” dedi biri.
“Biz kadınlar hep aynıyız işte,” dedi diğeri. “Kendimize sıra gelmiyor.”

Onları dinlerken gözlerim doldu. Yalnız olmadığımı anladım.

O gün Kapadokya’da yürürken içimdeki yüklerin hafiflediğini hissettim. Kimseye hesap vermeden, kimseyi memnun etmeye çalışmadan sadece kendim için nefes alıyordum.

Akşam otele döndüğümde telefonumda onlarca mesaj vardı: “Dön artık”, “Çocuklar seni soruyor”, “Bu yaptığın doğru mu?”

Ama ben ilk defa kendimi suçlu hissetmedim.

Ertesi gün eve döndüğümde Murat bana soğuk davrandı. Kayınvalidem suratını astı. Ama Elif yanıma koşup boynuma sarıldı: “Anne, sen mutluysan ben de mutluyum.”

O an anladım ki; belki ailem beni anlamayacak ama kızım anlayacak. Ona güçlü bir kadın olmayı, kendi sınırlarını çizmeyi öğreteceğim.

Şimdi düşünüyorum da… Biz Türk kadınları neden hep başkalarını mutlu etmek zorundayız? Kendi mutluluğumuz neden hep en sona kalıyor? Sizce de artık değişmenin zamanı gelmedi mi?