Bir Milyonere Evlilik: Karlar Altında Kalan Hayatlar
“Neden hâlâ buradayım?” diye sordum kendime, ayaklarım karla kaplı mezarlık yolunda ağırlaşırken. Ellerim titriyordu, soğuktan mı yoksa içimdeki boşluktan mı bilmiyorum. Annemin ve babamın mezarını bulmak için saatlerdir dolanıyordum; kar, mezar taşlarını neredeyse görünmez kılmıştı. Sonunda, üzeri hafifçe erimiş karla kaplı taşların arasında, annemin adını gördüm: “Fatma Yılmaz”. Yanında babam: “Mehmet Yılmaz”. İkisi de artık sadece birer isim, birer tarih.
Babamı kaybettiğimde lise üçüncü sınıftaydım. O gün, okuldan eve dönerken annemin gözlerindeki korkuyu asla unutamam. “Baban kaza geçirdi, kızım…” dediğinde, dünyam başıma yıkılmıştı. O günden sonra annemle birbirimize daha çok sarıldık ama hayatımızda hep bir eksiklik vardı. Annem de birkaç yıl sonra hastalandı; ben üniversiteye başladığımda onu da kaybettim. O günden beri kendimi hep yalnız hissettim.
İstanbul’da üniversiteyi bitirdikten sonra hayatımın değişeceğini sanmıştım. Ama gerçekler bambaşkaydı. Mezun olduktan sonra iş bulmak kolay olmadı. Ev sahibimiz her ay kapıya dayandığında annemin sesi kulaklarımda çınlardı: “Kızım, kimseye muhtaç olma.” Ama ben muhtaçtım; hem de çok.
Bir gün, üniversiteden arkadaşım Elif aradı. “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum,” dedi. “Çok iyi biri, iş adamı.” O zamanlar bu tür tekliflere güler geçerdim ama o günlerde umutsuzdum. Elif’in ısrarıyla kabul ettim. Buluşma günü geldiğinde, Nişantaşı’ndaki lüks bir kafede buluştuk. Karşımda oturan adam, Selim Bey, kırklarında, ciddi bakışlı ve pahalı takım elbiseli biriydi. Konuşmaları nazikti ama mesafeli.
İlk başta aramızda bir şey olacağını düşünmemiştim. Ama Selim Bey’in ilgisi ve cömertliği beni etkiledi. Bana güzel hediyeler aldı, annemin mezarına çiçek gönderdi. Bir süre sonra bana evlenme teklif ettiğinde şaşırdım ama aynı zamanda rahatladım; sonunda hayatım düzene girecekti.
Düğünümüz büyük bir otelde yapıldı. Annem ve babam yanımda olsaydı diye içimden geçirdim defalarca. Selim’in ailesi beni pek kabullenmedi; özellikle kayınvalidem Gülseren Hanım bana hep mesafeli davrandı. “Bizim ailemize uygun musun bakalım,” dediği günü unutamam. O günden sonra kendimi hep ispatlamak zorunda hissettim.
Evliliğimizin ilk aylarında her şey dışarıdan mükemmel görünüyordu. Lüks bir evde yaşıyor, pahalı restoranlarda yemek yiyorduk. Ama geceleri yalnız kaldığımda içimdeki boşluk büyüyordu. Selim işten geç saatlerde geliyor, çoğu zaman yorgun ve sinirli oluyordu. Bir akşam ona “Birlikte vakit geçirelim mi?” dediğimde bana soğuk bir şekilde baktı:
“Benim işlerim var, Zeynep. Sen alış bu hayata. Herkesin derdi farklı.”
O an anladım ki, zenginlik her şeyi çözmüyordu. Evde hizmetçiler vardı ama ben yine yalnızdım. Kendi ailemden uzak, yeni aileme ise yabancıydım.
Bir gün kayınvalidem Gülseren Hanım mutfağa geldiğinde beni bulaşık yıkarken gördü:
“Senin yerin burası değil kızım,” dedi küçümseyici bir sesle. “Bizim gelinimiz böyle işlerle uğraşmaz.”
Ama ben başka türlü rahat edemiyordum; kendi evimdeymiş gibi hissetmek istiyordum. Gülseren Hanım’ın bakışları her zaman üzerimdeydi; ne giysem, ne yesem eleştirirdi.
Bir akşam Selim eve geldiğinde tartışmaya başladık:
“Seninle konuşmak istiyorum,” dedim.
“Ne oldu yine?” dedi bıkkın bir sesle.
“Mutlu değilim Selim! Bu evde kendimi yabancı gibi hissediyorum. Seninle konuşamıyorum bile…”
Selim başını çevirdi:
“Bak Zeynep, ben elimden geleni yapıyorum. Herkesin hayatı kolay değil. Sen de biraz sabretmeyi öğrenmelisin.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Kendimi camdan dışarıya, karla kaplı bahçeye bakarken buldum. O an annemi düşündüm; bana hep “Kendin ol kızım,” derdi.
Bir gün eski mahalleme gitmeye karar verdim. Oradaki komşularımızdan Ayşe Teyze’yi ziyaret ettim. Beni görünce sarıldı:
“Kuzum, mutlu musun bari?”
Cevap veremedim; gözlerim doldu sadece.
Ayşe Teyze’nin yanında kendimi daha huzurlu hissettim ama eve döndüğümde yine o soğuk duvarlar arasında kayboldum.
Bir gece Selim’in telefonuna gelen mesajları gördüm; iş toplantısı bahanesiyle dışarı çıkmıştı ama mesajlar başka bir kadından geliyordu. İçimdeki güven tamamen yıkıldı.
Ertesi sabah Selim’le yüzleştim:
“Bana yalan mı söylüyorsun? Başka biri mi var?”
Selim önce inkâr etti ama sonra sustu:
“Bak Zeynep, bu hayat böyle… Herkesin sırları var. Sen de kendi yoluna bak!”
O an anladım ki, bu evlilikte sadece yalnız değil, aynı zamanda değersizdim de.
O gün valizimi topladım ve çıktım evden. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama artık kendime ait bir hayat istiyordum.
Şimdi yine mezarlıkta annemle babamın mezarı başındayım ve içimde tek bir soru yankılanıyor:
“Gerçekten mutlu olmak için neyi feda etmeli insan? Siz olsaydınız ne yapardınız?”