Hayallerimle Gerçekler Arasında: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Neden hâlâ evlenmedin Zeynep? Kırkına dayandın, hâlâ kitaplarla mı avunacaksın?” Annemin sesi, mutfakta çaydanlığın fokurtusuna karışırken, içimde yıllardır biriken o tanıdık sızı yine kabardı. Ellerim titreyerek çay bardağını masaya bıraktım. Babam, gazeteyi yüzüne siper etmiş, sessizce olan biteni izliyordu. Kardeşim Elif ise telefonunda bir şeyler yazıyor, sanki bu konuşma hiç olmuyormuş gibi davranıyordu.

Küçük bir Anadolu kasabasında büyüdüm. Evimizde kitaplar, annemin gözünde altından daha değerliydi. Babam ise her zaman sessizdi; duygularını belli etmezdi ama gözlerinde hep bir endişe vardı. Ben ise kitapların dünyasında kaybolmayı seçtim. Roman kahramanlarıyla arkadaş oldum, onların aşklarına, acılarına ortak oldum. Gerçek hayatta ise yalnızdım; kasabanın dar sokaklarında yürürken hep bir eksiklik hissederdim.

Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde, hayatımda ilk kez özgür hissettim. Orada tanıştığım insanlar, bana bambaşka bir dünyanın kapılarını araladı. Fakat ailemin gölgesi hep üzerimdeydi. Annem her telefon konuşmasında, “Kızım, bak yaşın geçiyor, evlen de torun sevelim,” derdi. Ben ise her defasında konuyu değiştirir, kendimi derslerime ve işime verirdim.

Bir gün, üniversiteden arkadaşım Cemile’nin doğum gününde tanıştım Murat’la. Uzun boylu, güler yüzlü ve kitaplara olan ilgisiyle beni hemen etkiledi. Saatlerce edebiyat konuştuk, hayallerimizi paylaştık. O gece eve dönerken içimde kelebekler uçuşuyordu. İlk defa biriyle hayatı paylaşabileceğime inandım.

Aylar geçti, Murat’la ilişkimiz derinleşti. Birlikte kitap fuarlarına gittik, Boğaz’da yürüyüşler yaptık. Bana hayatın sadece kitaplardan ibaret olmadığını gösterdi. Ailemle tanıştırmak istediğimde ise annemin yüzündeki şüpheyi hemen fark ettim.

“Ne iş yapıyor bu çocuk?” diye sordu annem.
“Yayın evinde editör,” dedim.
“Editör ne demek? Maaşı var mı bari?”

Babam ise sessizce başını salladı. O an anladım ki, Murat’ı aileme kabul ettirmek kolay olmayacaktı. Yine de pes etmedim. Murat’ı eve davet ettiklerinde, annem sofrada sürekli laf soktu:

“Bizim Zeynep’in huyu biraz zordur, bilirsin. Kitaplardan başını kaldırmaz.”
Murat gülümsedi ama gözlerinde bir kırgınlık gördüm.

Zamanla Murat’ın da ailesiyle sorunlarımız oldu. Onlar da beni fazla özgür buldular; çalışmamı, kendi ayaklarım üzerinde durmamı yadırgadılar. İki aile arasında sıkışıp kaldık. Murat’la aramızda tartışmalar başladı. Bir gün bana şöyle dedi:

“Zeynep, seninle bir ömür geçirmek istiyorum ama ailelerimiz yüzünden sürekli kavga ediyoruz. Belki de biz yanlış zamanda karşılaştık.”

O gece sabaha kadar ağladım. Hayallerim, gerçeklerin sert duvarına çarpmıştı. Ailem ise hâlâ “Evlen de kurtul” diyordu ama ben artık neye inandığımı bilmiyordum.

Aylar geçti, Murat’la yollarımız ayrıldı. İşime daha çok sarıldım ama içimdeki boşluk büyüdü. Kasabaya her gelişimde annem aynı soruları sormaya devam etti:

“Bak Elif de nişanlandı, sen ne zaman?”

Bir gün Elif’le mutfakta yalnız kaldık. Bana yaklaştı ve fısıldadı:

“Ablacığım, ben de istemiyorum aslında evlenmeyi ama annem baskı yapıyor. Sen güçlü olabildin mi gerçekten?”

O an anladım ki yalnız değildim; bizim gibi nice kadın vardı bu ülkede… Hayalleriyle gerçekler arasında sıkışıp kalan, ailesinin beklentileriyle kendi istekleri arasında ezilen…

Bir akşam babamla balkonda otururken cesaretimi topladım:

“Baba, ben belki de hiç evlenmeyeceğim. Mutlu muyum bilmiyorum ama başkasının istediği gibi yaşamak istemiyorum.”
Babam uzun süre sustu, sonra gözleri dolu dolu bana baktı:

“Sen mutlu ol kızım. Bizim tek derdimiz buydu.”

O an içimde yıllardır taşıdığım yük biraz hafifledi. Ama yine de toplumun baskısı her yerdeydi; komşuların fısıltıları, akrabaların imalı bakışları…

Şimdi kırk yaşıma yaklaşırken geriye dönüp bakıyorum da; hayallerimi gerçekleştirebildim mi bilmiyorum ama en azından kendime sadık kalmaya çalıştım. Yalnızlık bazen ağır geliyor ama en azından başkalarının hayatını yaşamadım.

Peki sizce; insan kendi mutluluğunu seçebilir mi bu ülkede? Yoksa hep başkalarının hayalleriyle mi yaşamak zorundayız?