Bir Haftalık Emek: Soframdan Eksilenler ve İçimde Büyüyen Sessizlik
“Bunu nasıl yaparsın, Mehmet?” diye bağırdım, ellerim hala unlu, gözlerim dolu dolu. Mutfakta saatlerce uğraştığım tencereler, tezgâhta soğuyan börekler, buzluğa dizdiğim köfteler… Hepsi bir anda anlamını yitirmişti. O sabah, cumartesi ritüelimi yine tekrarlamıştım: sabah ezanıyla kalkıp, önce mercimek çorbasını koymuş, ardından annemin tarifinden öğrendiğim lahana sarmalarını sarmıştım. Bir yandan radyoda eski şarkılar çalıyor, bir yandan da kızım Derya mutfağa gelip “Anne, bugün ne pişirdin?” diye soruyordu. “Sana sürprizim var,” demiştim gülümseyerek. Oysa o sürpriz, akşam olmadan elimden alınacaktı.
Mehmet işten erken gelmişti o gün. Yorgun görünüyordu ama gözlerinde bir telaş vardı. “Annem aradı, biraz rahatsızmış,” dedi. “Yemek götürmem lazım.” Elbette, dedim içimden; annesi hasta olunca Mehmet’in dünyası dururdu. Ama ben de onun ailesiydim, değil mi? Yine de bir şey demedim. “Buzluktan biraz köfte çıkarayım, yanına da pilav yaparım,” dedim. Ama Mehmet’in aklında başka bir şey vardı. “Hazır yaptıkların var ya, onları götüreyim. Annem çok sever senin yemeklerini.”
O an içimde bir huzursuzluk başladı. “Mehmet, hepsini mi götüreceksin? Bir haftalık yemek yaptım ben. Derya’nın okulda kantinden yemesini istemiyorum, senin de işten geç geldiğinde hazır yemeğin olsun diye uğraşıyorum.” Sesim titriyordu. Mehmet ise gözlerini kaçırdı. “Ne olacak ki? Sen yine yaparsın. Annem yalnız, hasta kadın… Hem senin elinin lezzetini kimse bulamaz.”
O an anladım ki, benim emeğim sadece bir tabak yemek değilmiş; aynı zamanda görünmez bir fedakârlıkmış. Ama bu fedakârlığın sınırı yok muydu? Mehmet’in annesine olan sevgisine saygı duyardım elbette ama kendi ailemin ihtiyaçları da vardı. O gün Mehmet’in annesine gittiği poşetlerde sadece yemeklerim değil, içimdeki huzur da taşındı sanki.
Akşam olunca Derya aç geldi mutfakta yanıma. “Anne, köfte var mı?” dedi umutla. Buzluğa baktım; bomboştu. “Bugünlük makarna yapayım sana,” dedim ama sesim kırıktı. Derya’nın yüzündeki hayal kırıklığı içimi daha da acıttı.
Gece yatakta dönerken Mehmet’e sırtımı dönmüştüm. O ise hiçbir şey olmamış gibi televizyon izliyordu. “Mehmet,” dedim sessizce, “Benim emeğimin hiç mi değeri yok? Her hafta saatlerce uğraşıyorum, sırf evimizde sıcak yemek olsun diye… Sen ise bir çırpıda hepsini götürüyorsun.” Mehmet başını çevirmedi bile. “Abartıyorsun Ayşe,” dedi soğukça. “Annem hasta işte, ne var bunda?”
İşte o an anladım ki; bazen bir tabak yemek sadece yemek değildir. O tabakta umut vardır, sevgi vardır, emek vardır… Ve bazen o tabakla birlikte insanın içindeki değer duygusu da eksilir.
Ertesi sabah annemi aradım; içimi dökmek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Annem yıllar önce bana şunu söylemişti: “Kızım, evlilikte en çok emeğini koru. Çünkü kimse senin yerine onu sahiplenmez.” O sözler şimdi daha anlamlıydı.
Kayınvalidem ise ertesi gün aradı beni. “Ayşe kızım, ellerine sağlık! Senin yemeklerin olmasa aç kalacağım vallahi,” dedi neşeyle. İçimde bir burukluk vardı ama ona kızamadım da… O da yalnızdı, o da oğlunun ilgisine muhtaçtı belki de.
Ama Mehmet’le aramızda görünmez bir duvar örülmüştü artık. Akşamları konuşmalarımız kısaldı; ben mutfağa kapanıyor, o televizyonun karşısında sessizce oturuyordu. Derya ise arada kalmıştı; annesinin üzgün olduğunu hissediyor ama nedenini tam anlayamıyordu.
Bir gün cesaretimi topladım ve Mehmet’le açıkça konuştum: “Bak Mehmet, ben senin anneni seviyorum ve ona yardım etmek isterim ama kendi ailemizi de düşünmek zorundayım. Benim emeğime biraz daha saygı gösterir misin?” Mehmet başını eğdi bu kez; ilk defa gözlerinde bir pişmanlık gördüm.
Ama işte hayat böyle; bazen en yakınlarımız bile bizi anlamazken, biz kendimizi anlatmak için kelime bulamayız. O günlerde çok düşündüm: Acaba ben mi fazla hassasım? Yoksa gerçekten de kadınların emeği bu kadar kolay mı harcanıyor bizim toplumumuzda?
Şimdi her cumartesi mutfağa girdiğimde içimde bir burukluk oluyor; ama yine de yapıyorum yemekleri… Çünkü biliyorum ki Derya’nın gözlerindeki mutluluk, Mehmet’in işten geldiğinde yorgunluğunu unuttuğu o sofralar… Hepsi benim emeğimle var.
Ama yine de soruyorum kendime: Bir tabak yemek için bu kadar üzülmek doğru mu? Yoksa asıl mesele sofradan eksilen yemekler değil de, içimizde eksilen değer duygusu mu?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Emeğinizin bu kadar kolay harcanmasına göz yumar mıydınız?