Bir Akşam Sofrasında Unutulan Annem: Sessiz Çığlıklar

“Anne, tuzu uzatır mısın?”

O an, sofrada bir anlığına herkesin bana döndüğünü sandım. Ama hayır, kimse bana bakmıyordu. Tuzu, masanın ucunda bulup kendi aralarında uzattılar. Ben ise, elimde kepçeyle, pilavın son tanelerini tabağıma koyarken, içimde bir boşluk hissettim. Sanki evin içinde bir gölgeydim; görünmez, sesi duyulmayan, varlığı hissedilmeyen bir gölge.

Yıllarca bu evin her köşesinde izim var. Yerdeki halının deseninden, mutfaktaki tencerenin kulpuna kadar… Her şeyde ben varım. Ama bugün, çocuklarımın gözlerinde kendimi göremiyorum. Onlar büyüdü, ben ise küçüldüm. Onlar hayatın telaşına kapıldıkça, ben evin duvarları arasında kayboldum.

“Anne, yarın sabah erken kalkmam lazım, kahvaltı hazırlarsın değil mi?” dedi Zeynep. Sesi, bir emir gibi, alışılmış bir rahatlıkla çıktı. Oysa ben, sabahları onun saçlarını okşayarak uyandırdığım günleri hatırladım. O zamanlar, bana sarılır, “Anne, iyi ki varsın,” derdi. Şimdi ise, varlığım sadece ihtiyaçlarını karşılayan bir makineye dönüşmüş gibi.

Ali ise, telefonuna gömülmüş, yemeğini hızlı hızlı yiyor. Arada bir başını kaldırıp, “Anne, su bitti,” diyor. Göz göze gelmiyoruz bile. Oysa ben, onun ilk adımlarını attığı günü dün gibi hatırlıyorum. O gün, mutluluktan ağlamıştım. Şimdi ise, gözlerimde biriken yaşları kimse görmüyor.

Eşim Mehmet, işten yorgun gelmiş, sessizce yemeğini yiyor. Arada bir bana bakıyor, ama o bakışlarda ne sevgi ne de şefkat var. Sanki ben de bu evin bir eşyasıyım artık. Yıllarca onun yanında durdum, her derdine ortak oldum. Ama şimdi, onun için de sadece evin düzenini sağlayan bir yardımcıyım.

Yemek bittiğinde, herkes tabaklarını bırakıp kalktı. Sofrada tek başıma kaldım. Masanın üstünde yarım kalmış ekmekler, dökülmüş pilav taneleri… Hepsi bana bakıyor gibiydi. İçimde bir isyan yükseldi. “Ben nereye kayboldum?” diye sordum kendime. “Ne zaman bu kadar görünmez oldum?”

O gece, mutfağı toplarken ellerim titredi. Bulaşıkları yıkarken, gözyaşlarım sıcak suya karıştı. Kimse duymadı, kimse görmedi. Oysa ben, yıllarca bu evin neşesi, huzuru, sıcaklığı oldum. Herkesin derdini dinledim, herkesin yarasını sardım. Ama kimse benim içimdeki boşluğu fark etmedi.

Bir sabah, kahvaltı hazırlarken Zeynep mutfağa girdi. Yüzünde asık bir ifade vardı. “Anne, sınavım kötü geçti,” dedi. Ona sarılmak istedim, ama o hızla odasına gitti. Kapıyı kapattı. Ben ise, elimde çaydanlıkla öylece kaldım. O an anladım ki, artık çocuklarım bana ihtiyaç duymuyor, sadece hizmetimi istiyorlar.

Akşamları, herkes kendi odasında. Ali bilgisayarda oyun oynuyor, Zeynep telefonda arkadaşlarıyla mesajlaşıyor. Mehmet ise televizyonun karşısında uyuyakalıyor. Ben ise, salonda tek başıma oturuyorum. Sessizlik içimi kemiriyor. Eskiden birlikte film izler, sohbet ederdik. Şimdi ise, evin içinde birbirimize yabancı olduk.

Bir gün, eski fotoğraflara bakarken ağlamaya başladım. Zeynep’in doğum günü pastasını üflediği, Ali’nin bisiklete ilk bindiği, Mehmet’le pikniğe gittiğimiz o eski mutlu günler… Hepsi birer anı olmuş. Şimdi ise, o anılardan geriye sadece yorgun bir kadın kaldı.

Bir akşam, dayanamadım. Sofrada herkes suskunken, “Beni hiç düşünüyor musunuz?” diye sordum. Herkes şaşkınlıkla bana baktı. Zeynep, “Anne, ne oldu ki?” dedi. Ali ise, “Yorgunsan dinlen biraz,” dedi. Mehmet ise, “Her şey yolunda değil mi?” diye sordu. O an anladım ki, kimse beni anlamıyor. Kimse, içimdeki fırtınayı görmüyor.

O gece, odama çekildim. Günlüğümü açtım ve yazmaya başladım:

“Bugün yine görünmezdim. Yine kimse beni duymadı. Yine kimse bana sarılmadı. Ben bu evin annesiyim, ama kimsenin annesi değilim artık. Sadece hizmetkarım. Sadece bir gölge…”

Ertesi gün, kahvaltı masasında yine sessizlik vardı. Ama bu kez, ben de sessizdim. Çayımı yudumlarken, içimden bir karar verdim. Artık kendimi de düşünecektim. Yıllarca herkesin mutluluğu için yaşadım, ama kendi mutluluğumu unuttum. Artık ben de varım.

O gün, evden çıktım. Parka gittim, uzun uzun yürüdüm. Çocukların oynadığı, annelerin sohbet ettiği o parkta, kendimi yeniden bulmaya çalıştım. Bir bankta otururken, yanımdaki yaşlı bir kadın bana gülümsedi. “Evlatlar büyüyünce anneler unutulur,” dedi. Gözlerim doldu. “Ama anneler hiç unutmaz,” diye ekledi.

Eve döndüğümde, çocuklarım beni aramamıştı bile. Herkes kendi dünyasında kaybolmuştu. O an anladım ki, annelik bazen yalnızlıktır. Bazen sessiz bir çığlıktır. Ama yine de vazgeçemem. Çünkü ben anneyim.

Şimdi, bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir anne ne zaman unutulur? Çocuklar büyüdükçe mi, yoksa anneler kendini unuttukça mı? Sizce anneler neden görünmez olur? Benim gibi hisseden başka anneler var mı?