Kırık Saatler: Otuzundan Sonra Yapılan Hatalar ve Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yine mi geç kaldın, Elif?” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan soğuk hava gibi içime işliyor. Saat sabahın yedisi, gözlerim uykusuzluktan yanıyor. Yirmi yıl önceki Elif olsam, annemin bu sözleriyle ağlardım. Şimdi ise sadece içimden bir şeyler kopuyor, ama gözyaşı dökemiyorum.
Otuz iki yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, hâlâ ailemin evinde yaşıyorum. Üniversiteyi bitirdikten sonra hayallerim vardı: iyi bir iş, kendi evim, belki yurtdışında bir hayat… Ama gerçekler, hayallerin üzerine beton döküyor bazen. Babamın hastalığı, annemin yalnızlığı ve küçük kardeşim Zeynep’in üniversite masrafları derken, kendi hayatımı askıya aldım. “Sen ablasın Elif, senin fedakârlık yapman lazım,” dedi annem bir gün. O günden beri kendi isteklerimi bir kenara ittim.
Her sabah aynı döngü: Annemin sitemleri, babamın sessizliği, Zeynep’in umursamazlığı… İşe gitmek için aceleyle hazırlanırken, annem arkamdan bağırıyor: “Kahvaltı etmeden çıkma! Bak, aç kalırsın yine!” Oysa ben çoktan aç kaldım; ruhum aç, kalbim aç…
İşe gittiğimde de huzur bulamıyorum. Bankada çalışıyorum; masa başında evraklar arasında kaybolmuş bir hayat. Müdürüm Serkan Bey’in küçümseyici bakışları, iş arkadaşlarımın dedikoduları… Geçen gün Ayşe bana fısıldadı: “Elif, senin yaşında herkes evlenip çoluk çocuğa karıştı. Sen hâlâ bekâr mısın?” Gülümsedim sadece. Ne diyebilirdim ki? Hayatımda ne aşk var ne de umut.
Bir akşam eve dönerken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Nerede yanlış yaptım? Üniversitede okurken herkes gibi hayal kurmuştum. Ama mezun olunca iş bulmak kolay olmadı. Babam o zamanlar kalp krizi geçirdi. Annem ağlayarak aradı: “Elif, eve dönmen lazım.” Döndüm. O günden beri kendi hayatımı askıya aldım.
Bir gün Zeynep’le tartıştık. “Senin yüzünden hiçbir yere gidemiyorum!” diye bağırdı bana. O an içimde bir şeyler kırıldı. Ben onun için fedakârlık yaparken, o bana yük gibi bakıyordu. Annem ise her zamanki gibi Zeynep’i savundu: “O daha çocuk Elif, sen ablasın.”
Geçen yıl bir evlilik teklifi aldım. Mahalleden Mehmet… İyi bir çocuktu ama ben onu hiç sevmedim. Annem ısrar etti: “Bak kızım, bu fırsat bir daha gelmez.” Ama ben kabul etmedim. Annem günlerce konuşmadı benimle. “Senin yüzünden kimseye laf anlatamıyorum,” dedi sonunda.
Bazen gece yatağımda sessizce ağlıyorum. Kendi hayatımı yaşayamamanın acısı içimi kemiriyor. İşte de mutsuzum, evde de… Arkadaşlarımın çoğu evlenip çocuk sahibi oldu; sosyal medyada mutlu aile fotoğrafları paylaşıyorlar. Ben ise her gün aynı döngünün içinde kayboluyorum.
Bir gün işyerinde büyük bir hata yaptım; yanlışlıkla önemli bir dosyayı sildim. Serkan Bey herkesin önünde bana bağırdı: “Sen bu işi yapamıyorsun Elif! Neden hâlâ buradasın?” O an yerin dibine geçmek istedim. Eve döndüğümde annem yine sitem etti: “Senin yüzünden baban üzüldü.”
O gece ilk defa intihar etmeyi düşündüm. Pencerenin önünde saatlerce oturdum. Ama sonra babamın odasından gelen öksürük sesiyle kendime geldim. Onlar bana muhtaçtı; ben gidersem ne yaparlardı? Ama ben de artık kendime muhtacım.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken Zeynep kapımı çaldı. “Ablacığım,” dedi sessizce, “ben seni hiç anlamamışım.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece başımı salladım.
Hayat otuzundan sonra daha zorlaşıyor; insan yaptığı hataların ağırlığını daha çok hissediyor. Kendini feda etmek mi doğruydu yoksa kendi yolunu çizmek mi? Annemin gözyaşları mı daha ağır basmalıydı yoksa kendi hayallerim mi?
Bir gün cesaretimi topladım ve anneme dedim ki: “Anne, ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum.” Annem önce sustu, sonra ağladı: “Bizi bırakıp nereye gideceksin?” Babam ise sessizce başını çevirdi.
O gece bavulumu topladım ama kapıdan çıkamadım. Kendi zincirlerimi kıramadım. Sabah olduğunda bavulumu tekrar dolaba koydum.
Şimdi her sabah aynı döngüde uyanıyorum ama içimde bir umut var: Belki bir gün cesaret ederim diye…
Sizce insan ne zaman kendi hayatını yaşamaya başlamalı? Fedakârlık mı önemli yoksa kendine sadık kalmak mı? Yorumlarınızı bekliyorum.