“Benim Hayatım Ne Zaman Başlayacak?”: Bir Babanın Sessiz Çığlığı
“Baba, bugün de çocuklara bakabilir misin? Yine toplantım var.”
Kızım Elif’in sesi telefonda titriyordu, ama ben daha yeni kahvaltımı bitirmiştim. Gözümde hâlâ uykunun ağırlığı, elimde titreyen çay bardağı. O an içimden geçenleri ona söyleyemedim: “Ben de yoruldum Elif. Benim de hayatım var.”
Ama sustum. Yine sustum. Çünkü yıllardır bana öğretilen buydu: Baba her zaman güçlü olur, fedakârdır, ailesi için yaşar. Ben de öyle yaptım. 38 yıl boyunca bir tekstil atölyesinde çalıştım, çocuklarım okusun diye gece gündüz didindim. Eşim Ayşe’yle birlikte hayallerimizi hep erteledik. “Çocuklar büyüsün, biz de gezeriz,” dedik. Ama çocuklar büyüdü, torunlar geldi, hayat yine beklemeye alındı.
Elif’in sesiyle kendime geldim. “Tabii kızım, getir çocukları,” dedim. O an içimde bir şeyler koptu. Çünkü son zamanlarda torunlarımı sevmeme rağmen, onlarla ilgilenmekten çok yorulduğumu fark ettim. Artık dizlerim ağrıyor, sabrım tükeniyor, bazen kendi adımı bile unutacak kadar dalıp gidiyorum.
O gün torunlar eve geldiğinde, küçük Ege yine yaramazlık yaptı. Salondaki vazoyu kırdı. Büyük olan Zeynep ise sürekli bilgisayar oyunu oynamak istedi. Onlara bağırmak istemedim ama sesim titredi: “Biraz sessiz olur musunuz? Dedeniz yorgun.”
Zeynep bana baktı: “Dede, sen hep yorgunsun.”
Bu cümle içime oturdu. Gerçekten hep yorgun muydum? Yoksa artık yaşlandığım için mi böyle hissediyordum? Ya da belki de yıllardır kendi isteklerimi bastırdığım için…
Akşam Elif çocukları almaya geldiğinde gözlerinde suçluluk vardı. “Biliyorum baba, çok yoruluyorsun ama başka çarem yok. Bazen düşünüyorum da… Biz neden çocuk sahibi olduk ki? Çalışmaktan onlara bile vakit ayıramıyoruz.”
O an Elif’in gözlerinde kendi gençliğimi gördüm. Ben de gençken hayallerimi hep ertelemiştim. “Çocuklar büyüyünce rahat ederiz” demiştik Ayşe’yle. Ama şimdi Elif de aynı döngünün içinde kaybolmuştu.
Gece Ayşe’yle mutfakta otururken içimi döktüm:
“Ayşe, ben artık torun bakmak istemiyorum. Kendi hayatımızı yaşamak istiyorum. Belki bir Karadeniz turuna çıkarız, belki köydeki eski evi onarırız… Ama her gün torun bakmak… Bilmiyorum, ben de tükendim.”
Ayşe gözlerini kaçırdı. “Biliyorum Hasan… Ama Elif’in başka kimsesi yok. Biz yardım etmezsek ne yapacak?”
İşte tam da burada sıkışıp kalıyordum. Bir yanda kızımın çaresizliği, bir yanda kendi tükenmişliğim… Toplumun beklentileri ise sırtımda bir yük gibi: “Dede olmak fedakârlık ister, yaşlılar torunlarına bakar.”
Ama kimse bana sormadı: Hasan sen ne istiyorsun? Senin hayallerin ne oldu?
Bir gece uykusuzlukla boğuşurken pencereden dışarı baktım. Sokakta gençler kahkahalar atıyordu. İçimde bir kıskançlık hissettim; çünkü ben hiç öyle kahkahalar atmadım. Hep sorumluluklar, hep görevler…
Ertesi gün Elif aradı yine: “Baba, yarın da çocukları bırakabilir miyim?”
Derin bir nefes aldım ve ilk defa hayır demeyi denedim:
“Elif, yarın olmaz kızım. Ayşe’yle biraz gezmek istiyoruz.”
Telefonun ucunda sessizlik oldu. Sonra Elif’in sesi titredi:
“Tamam baba… Anlıyorum.”
Ama anlıyor muydu gerçekten? Yoksa ona bencil mi geliyordum? O gece vicdan azabıyla uyuyamadım.
Bir hafta boyunca Ayşe’yle birlikte sahilde yürüyüş yaptık, eski fotoğraflara baktık, gençliğimizi hatırladık. O kadar uzun zamandır kendimize vakit ayırmamışız ki… Bir sabah Ayşe bana sarıldı:
“Hasan, iyi ki biraz da olsa kendimize döndük.”
Ama mutluluğumuz kısa sürdü. Elif bir akşam ağlayarak aradı:
“Baba, işten çıkarıldım… Ne yapacağım bilmiyorum… Çocuklara kim bakacak?”
İşte yine o ikilem: Kendi hayatımız mı, çocuklarımızın hayatı mı?
Ayşe gözyaşlarını sildi ve bana baktı:
“Hasan, biz ne zaman gerçekten yaşadık?”
O an anladım ki bu sadece bizim ailemizin değil, tüm Türkiye’de binlerce ailenin yaşadığı bir çıkmazdı. Herkes fedakârlık yapıyor ama kimse mutlu olmuyordu.
Şimdi size soruyorum: Biz neden hep başkaları için yaşamak zorundayız? Kendi hayatımızı seçmek bencillik mi? Yoksa gerçek fedakârlık bazen ‘hayır’ diyebilmek mi?