Bir Daha Asla Aynı Olmayacağız: Bir İstanbul Hikayesi
— Zeynep, yine mi başa döndük? Gerçekten anlamıyorum, neden hâlâ bu kadar acı çekiyorsun?
Annemin sesi mutfaktan yankılanırken, gözlerim camdan dışarıya, yağmurun İstanbul sokaklarına dövdüğü gri sabaha takılı kaldı. Ellerim titriyordu, çay bardağını masaya bırakırken neredeyse düşürecektim. İçimdeki fırtına, dışarıdaki yağmurdan daha şiddetliydi.
Telefonumun ekranında Emre’nin adı parlıyordu. “Bir kahve içelim mi? Konuşmamız lazım.” Mesajı okuduğumda kalbim bir anlığına durdu sanki. Altı ay önce biten ilişkimizin ardından ilk defa bana yazıyordu. Annem, “Kızım, bırak artık şu çocuğu. Hayatına bak!” diye söylenirken, ben hâlâ Emre’nin sesini duymak için yanıp tutuşuyordum.
O an mutfağa ablam Elif girdi. Gözleriyle anneme işaret etti, sonra bana döndü:
— Zeynep, bak, bu şehirde boğuluyorsun. Gel benimle İzmir’e, biraz nefes alırsın. Hem yeni bir iş de bulursun belki.
Başımı iki elimin arasına aldım. “Ya Elif, her şeyden kaçmak çözüm mü? Belki de ben burada kalıp yüzleşmeliyim.” dedim ama sesim öyle cılızdı ki, kendim bile inanmadım.
O gün Emre ile buluşmaya karar verdim. Yağmur dinmişti ama içimdeki bulutlar hâlâ dağılmamıştı. Moda’da küçük bir kafede oturduk karşılıklı. Emre’nin gözleri yorgundu, sakalları uzamıştı. Bir süre sessizce oturduk. Sonra o konuştu:
— Zeynep, biliyorum sana çok acı çektirdim. Ama sensiz geçen bu aylar… Bilmiyorum, hiçbir şey aynı değil.
Gözlerim doldu. “Emre, biz neden bu kadar zoruz? Neden birbirimizi bu kadar sevip de mutlu olamıyoruz?” dedim.
O an kafede çalan eski bir Sezen Aksu şarkısı içimi delip geçti. Emre elimi tuttu:
— Bir şans daha verelim mi? Belki bu sefer farklı olur.
Kafamda annemin sesi yankılandı: “Kızım, aynı hatayı iki kere yapma!” Ama kalbim… Kalbim hâlâ Emre’nin yanında atıyordu.
O akşam eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu:
— Ne oldu? Yine mi barıştınız?
Cevap veremedim. Sadece başımı salladım. Annem sinirle ellerini havaya kaldırdı:
— Zeynep! Sen hiç akıllanmayacak mısın? O çocuk seni yine ağlatacak!
Ağlamak istemiyordum ama gözyaşlarım kendiliğinden aktı. O gece Elif yanıma geldi, saçlarımı okşadı:
— Bazen insan en çok kendine zarar verir, Zeynep. Ama unutma, hayat senin hayatın. Hataların da senin.
Ertesi gün Emre ile tekrar buluştuk. Bu sefer Kadıköy sahilinde yürüdük. Dalgalar kıyıya vururken Emre birden durdu:
— Zeynep, ben seni kaybetmekten çok korktum. Ama sana da zarar vermek istemiyorum. Belki de birbirimize iyi gelmiyoruz.
Bir an sustum. Sonra içimdeki öfke patladı:
— O zaman neden geldin? Neden umut verdin bana? Ben zaten toparlanmaya çalışıyordum!
Emre gözlerini kaçırdı:
— Belki de bencilce davrandım. Özür dilerim.
O an anladım ki; bazen en çok sevdiğin insan en çok canını yakabiliyor. Eve döndüğümde annem ve Elif salonda oturuyordu. Annem gözlerime baktı:
— Kızım, bak, biz senin iyiliğini istiyoruz. Ama karar senin.
Elif ise elimi tuttu:
— Ne olursa olsun yanında olacağız.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden İstanbul’un ışıklarına baktım. İçimde bir boşluk vardı ama aynı zamanda hafiflik de hissediyordum. Belki de ilk defa gerçekten yalnızdım ama özgürdüm de.
Bir hafta sonra Elif’le İzmir’e gitmeye karar verdim. Annem sarılırken ağladı:
— Kızım, ne olursa olsun evin burası.
İzmir’de yeni bir hayata başladım. Başta çok zorlandım; iş bulmak kolay olmadı, kimseyi tanımıyordum. Ama zamanla alıştım. Yeni arkadaşlar edindim, kendimi yeniden keşfettim.
Bir gün Emre’den bir mesaj geldi: “Umarım mutlusundur.” Sadece “Teşekkür ederim” yazdım ve sildim.
Şimdi bazen İstanbul’u özlüyorum ama biliyorum ki; bazı yaralar iyileşmek için zamana ve mesafeye ihtiyaç duyar.
Sizce insan gerçekten aynı hatayı iki kere yapmamalı mı? Yoksa bazı duygular için risk almaya değer mi?