Buzdolabı Rafı: Bir Evliliğin Çatırdayan Sınırları

“Senin aldığın yoğurdu ben mi yiyeceğim, Serkan?” Derya’nın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki market poşetini tezgâha bırakırken içimden bir şeyler koptu. O an, beş yıllık evliliğimizin en kırılgan anına şahitlik ettiğimi hissettim. “Derya, yoğurt bu ya, ne olacak?” dedim ama sesim titriyordu. O ise gözlerini devirdi, “Her şeyin hesabını yapıyoruz artık. Benim paramla aldıklarım, senin aldıkların… Böyle evlilik mi olur?”

İstanbul’da kirada oturuyoruz. Son iki yıldır her şey pahalılaştı. Kira, faturalar, mutfak masrafı… Derya da ben de çalışıyoruz ama ay sonunu getirmek için kırk takla atıyoruz. Eskiden markete birlikte giderdik, şimdi ayrı ayrı alışveriş yapıyoruz. O gün, Derya’nın aldığı zeytini yanlışlıkla yemişim diye tartışma çıktı. Önce güldük, sonra iş ciddiye bindi.

Bir akşam eve geldiğimde buzdolabının üstünde renkli post-itler gördüm: “Derya’nın rafı”, “Serkan’ın rafı”. İçim burkuldu. “Bu ne şimdi?” dedim kendi kendime. Derya salonda televizyon izliyordu. Yanına gittim, “Şaka mı bu?” dedim. Gözlerini ekrandan ayırmadan, “Bundan sonra herkes kendi aldığını yesin. Kavga çıkmasın,” dedi. O an içimde bir şeyler kırıldı. Sanki ev arkadaşım olmuştu karım.

İlk başta komik geldi. Hatta arkadaşlarıma anlattım, güldüler. Ama zamanla buzdolabı savaş alanına döndü. Benim sütüm bitince Derya’nınkine dokunamıyordum. O da benim peynirime el sürmüyordu. Bir gün sabah işe geç kalmıştım, kahvaltı hazırlarken kendi zeytinim bitmişti. Derya’nınkinden almak istedim ama gözüm raftaki notta takılı kaldı: “Derya’nın zeytini.” Elimi çekip aç kaldım.

Bir akşam işten yorgun döndüm. Derya mutfakta ağlıyordu. Sessizce yanına yaklaştım. “Ne oldu?” dedim. “Hiçbir şey yolunda gitmiyor Serkan,” dedi hıçkırarak. “Eskiden birlikte yemek yapardık, şimdi aynı evde iki yabancı gibiyiz.” O an ona sarılmak istedim ama aramızda görünmez bir duvar vardı.

O gece yatağa sırt sırta yattık. Uyuyamadım. İçimdeki ses susmuyordu: “Ne oldu bize? Nasıl bu hale geldik?” Sabah kahvaltıda yine sessizlik vardı. Çaydanlığı masaya koyarken yanlışlıkla Derya’nın bardağına çay doldurdum. Göz göze geldik, ikimiz de gülümsedik ama o gülüşte acı vardı.

Bir hafta sonra annem aradı. Sesimdeki kırgınlığı anlamış olacak ki, “Oğlum, bir derdin mi var?” dedi. Anlatamadım. Utandım. Koca adam olmuşum, karımla buzdolabı yüzünden kavga ediyorum…

Bir akşam eve erken geldim. Derya mutfakta eski fotoğraflarımıza bakıyordu. Yanına oturdum. Fotoğraflarda gülüyorduk, birlikte pikniğe gitmişiz, omuz omuza vermişiz… “Ne güzel günlerdi,” dedi Derya sessizce. “O zamanlar paramız yoktu ama mutluyduk.”

İçimde bir isyan yükseldi: “Derya, bu böyle gitmez! Buzdolabını böldük de ne oldu? Daha mı huzurluyuz? Daha mı az kavga ediyoruz?”

Gözleri doldu, “Bilmiyorum Serkan… Belki de birbirimize yük olmaktan korkuyoruz artık.”

O gece uzun uzun konuştuk. Geçim derdiyle birbirimizi suçlamıştık hep. Oysa ikimiz de aynı gemideydik; fırtınada birbirimize sarılmak yerine ayrı ayrı kürek çekmeye çalışmıştık.

Ertesi sabah buzdolabındaki post-itleri söktüm. Derya da bana yardım etti. Sonra birlikte kahvaltı hazırladık; zeytinleri karıştırdık, peynirleri bir tabağa koyduk.

Ama her şey hemen düzelmedi tabii… Ay sonu yine zor geldiğinde eski tartışmalar hortladı. Bir gün elektrik faturası yüzünden kavga ettik; başka bir gün market alışverişinde… Ama artık biliyorduk ki asıl mesele para değilmiş; asıl mesele paylaşmayı unutmakmış.

Bir akşam işten dönerken markette indirim vardı; iki kişilik hazır yemek aldım. Eve geldiğimde Derya yorgun görünüyordu ama sofrayı birlikte kurduk, yemeği paylaştık ve ilk defa uzun zamandır gülerek sohbet ettik.

O gece yatağa uzanırken düşündüm: Hayat pahalı, geçim zor… Ama sevgiyi bölüştükçe çoğalıyor insanın gücü. Buzdolabını paylaşamayan bir çift, hayatı nasıl paylaşacak?

Siz olsanız ne yapardınız? Geçim sıkıntısı karşısında sevginizi nasıl koruyorsunuz? Yoksa biz mi fazla gururluyduk?