Kırık Kanatlar: Bir Kadının Hayatının Eşiğinde

“Anne, neden bu kadar acele ediyorsun? Sanki benden kaçıyorsun.”

Oğlum Emre’nin sesi, Ankara Otogarı’nın kalabalığında kulağımda yankılandı. Gözlerimi kaçırdım, çünkü gözyaşlarımı saklamak istiyordum. Oğlumu üniversiteye yerleştirmenin gururunu yaşamalıydım, ama içimde tarifsiz bir boşluk vardı. Yıllarca onun için yaşadım, onun için çalıştım, onun için her şeyi erteledim. Şimdi ise, ilk kez kendi hayatımı yaşama fırsatım vardı. Ama neden bu kadar huzursuzdum?

Emre’yi yurt odasında bırakıp kapıdan çıkarken, arkamdan “Anne, kendine dikkat et,” dedi. Sanki bir daha görüşmeyecekmişiz gibi içimi bir korku kapladı. Otobüs biletimi cebime sıkıştırıp, Murat’a kavuşmak için yola çıktım. İkinci evliliğimdi bu; Murat’la tanışmamız bir tesadüf değildi belki de, kaderin bana sunduğu ikinci bir şanstı. Ama annem ve babam hâlâ bu evliliği kabullenememişti. “Dul kadın evlenir mi? Hem de oğlun varken!” diye defalarca yüzüme vurmuşlardı.

Otobüs yolculuğu boyunca pencereden dışarı bakarken, geçmişimle hesaplaştım. İlk eşim Serkan’ı kaybettiğimde Emre daha üç yaşındaydı. O günden sonra hayatım hep mücadeleyle geçti. Hem anne hem baba oldum oğluma. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep erteledim. Şimdi ise, Murat’la yeni bir şehirde, yeni bir hayata başlama umudu içindeydim. Ama içimdeki huzursuzluk, annemin sözleri gibi kulağımda çınlıyordu: “Kadın dediğin fedakâr olur, kendi mutluluğunu düşünmez.”

Murat beni otogarda karşıladı. Gözlerinde özlem vardı ama yüzünde de bir endişe sezdim. Arabaya biner binmez sordu:

— Emre nasıl? Yerleşebildi mi?

— Evet, odası güzelmiş. Arkadaşlarıyla tanıştı bile.

— Sen iyi misin? Yorgun görünüyorsun.

Bir an sustum. İyi miydim gerçekten? Kafamda binbir soru…

Yeni evimiz küçük ama sıcaktı. Murat bana çay koyarken, ben de pencereden dışarı bakıyordum. Ankara’nın gri gökyüzü altında, kendimi daha da yalnız hissettim. Telefonum çaldı; annemdi.

— Nerdesin kızım?

— Murat’ın yanındayım anne.

— Oğlunu bırakıp gittin ya… Allah affetsin seni! Kadın dediğin evladını bırakmaz.

Telefonu kapattığımda ellerim titriyordu. Murat yanıma geldi:

— Yine annen mi?

Başımı salladım. Gözlerim doldu.

— Ben yanlış mı yaptım Murat? Oğlumu yalnız bıraktım diye herkes beni suçluyor.

Murat ellerimi tuttu:

— Emre büyüdü artık. Senin de mutlu olmaya hakkın var.

Ama annemin sözleri beynimde dönüp duruyordu: “Kadın dediğin fedakâr olur.” Peki ya ben? Benim mutluluğum hiç mi önemli değildi?

Geceleri uykularım kaçtı. Emre’yi aradığımda sesi neşeliydi ama ben her defasında suçluluk hissediyordum. Bir gün Murat işten geç geldiğinde, içimdeki huzursuzluk iyice arttı.

— Murat, ben burada mutlu olabilecek miyim sence?

Murat derin bir nefes aldı:

— Zor olacak biliyorum ama birlikte başaracağız.

Ama ertesi gün annem yine aradı:

— Komşular soruyor kızım, “Kızın oğlunu bırakıp gitmiş” diyorlar. Ne cevap vereyim?

O an dayanamadım:

— Anne! Ben de insanım! Ben de sevilmek, mutlu olmak istiyorum! Neden kimse bunu anlamıyor?

Telefonun ucunda sessizlik oldu. Sonra annem ağlamaya başladı:

— Biz senin iyiliğini istiyoruz kızım…

O gece Murat’la tartıştık. O da baskı altındaydı; ailesi benim dul ve çocuklu olmamı hâlâ kabullenememişti. Kayınvalidem geçen hafta arayıp “Oğlum, bu kadın sana yük olacak,” demişti.

Bir sabah Emre aradı:

— Anne, seni özledim. Burada her şey yolunda ama bazen yalnız hissediyorum.

İçim parçalandı. Oğlumun yalnızlığına mı yanayım, kendi yalnızlığıma mı? Murat’ın yanında huzur bulmaya çalışırken, ailemin ve toplumun baskısı altında eziliyordum.

Bir gün Murat eve geldiğinde yüzü asıktı:

— Annem yine aradı… “Bu kadın seni değiştirdi,” diyor.

Sinirlerim boşaldı:

— Ben kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum! Sadece mutlu olmak istiyorum!

Murat da patladı:

— Ben de! Ama herkes üzerimize geliyor! Ne yapsak yaranamıyoruz!

O gece sabaha kadar ağladım. Pencereden Ankara’nın ışıklarına bakarken kendi kendime sordum: “Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayabileceğim?”

Bir sabah Emre’den mesaj geldi: “Anne, seni seviyorum. Mutlu olmanı istiyorum.” O an gözyaşlarımı tutamadım. Belki de oğlum benden daha olgundu.

Ama ailemin baskısı bitmedi. Annem hastalandı; babam arayıp “Annen seni görmek istiyor,” dediğinde vicdan azabıyla yandım. Murat’la konuştum:

— Annemin yanına gitmem lazım.

Murat başını salladı:

— Git tabii… Ama ne zaman döneceksin?

Bilmiyordum…

Annemin yanına gittiğimde gözleri doluydu:

— Kızım… Biz sana güvenemedik belki ama sen güçlü çıktın. Ama unutma, aile her şeydir.

O an anneme sarıldım ama içimde bir boşluk vardı. Ailem mi, kendi hayatım mı? Toplumun beklentileri mi, yoksa kendi mutluluğum mu?

Şimdi bu satırları yazarken hâlâ karar veremedim: Kadın olmak neden bu kadar zor? Kendi mutluluğum için savaşmaya devam etmeli miyim yoksa herkesin istediği gibi fedakâr olup kendimi feda mı etmeliyim? Siz olsanız ne yapardınız?