Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Boşanmanın Ardından Hayata Tutunmak

“Neden bana bunu yaptın, Cem? Neden?” diye bağırdım, sesim mutfağın fayanslarında yankılandı. O an, hayatımın en karanlık köşesine sıkıştığımı hissettim. Cem’in gözleri yere sabitlenmişti, dudakları titriyordu ama tek kelime etmiyordu. Oğlum Okan, odasında sessizce ağlıyordu. O gece, evimizin duvarları ilk kez bu kadar soğuk ve yabancıydı bana.

Boşanmak kolay bir karar değildi. Hele ki Anadolu’nun küçük bir kasabasında, herkesin birbirini tanıdığı, dedikodunun ekmek gibi tüketildiği bir yerde… Benim adım Elif. 38 yaşındayım. Cem’le on altı yıl önce evlendik. Onu ilk gördüğümde, gözlerindeki sıcaklık ve güven bana huzur vermişti. Hayatım boyunca birine bu kadar güvenmemiştim. Annem, “Kızım, aşk geçicidir, huzur kalıcı,” derdi hep. Ben ise aşkın da huzurun da Cem’de olduğuna inanmıştım.

İlk yıllarımız güzeldi. Birlikte hayaller kurduk, Okan doğduğunda dünyamıza güneş doğdu sandık. Ama zamanla Cem değişti. Önce sessizleşti, sonra eve geç gelmeye başladı. İşten yorgun döndüğünü söylerdi ama cebinde bulduğum parfüm kokulu mendil her şeyi anlatıyordu. Bir gece, “Artık dayanamıyorum Elif,” dedi. “Başka birini seviyorum.” O an içimde bir şeyler koptu. Sanki kalbimden bir parça eksildi.

Boşanma süreci sancılı geçti. Annemler bana destek olmaya çalıştı ama babam hâlâ Cem’i suçlamamı doğru bulmuyordu. “Erkektir, hata yapar,” dedi bir keresinde. Okan ise her şeyin ortasında kaldı. On iki yaşında bir çocuk, annesiyle babasının arasındaki savaşta taraf seçmek zorunda bırakıldı.

Boşandıktan sonra kasabada adım çıkmıştı bir kere. Komşuların bakışları, fısıldaşmaları… Pazara her gidişimde arkamdan konuşulanları duyar gibi oluyordum. “Kocası onu terk etti,” diyorlardı. Kimse Cem’in ihanetini konuşmuyordu; suçlu bendim çünkü kadın olan bendim.

Okan için güçlü olmam gerekiyordu. Her sabah onun kahvaltısını hazırlarken içimdeki boşluğu saklamaya çalışıyordum. Bir gün okuldan geldiğinde gözleri dolu dolu bana sarıldı: “Anne, ben seni bırakmam.” O an ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Geçim derdi de başlamıştı tabii. Cem nafaka vermemek için türlü oyunlar yaptı. Annemlerin evine sığındık bir süreliğine ama orada da huzur bulamadım. Kardeşim Ayşe’nin eşi sürekli laf sokuyordu: “Kadın dediğin yuvayı ayakta tutar.” Sanki ben yuvamı yıkmak istemişim gibi…

Bir gün iş aramaya karar verdim. Kasabanın tek tekstil atölyesine başvurdum. Patronun bakışları üzerimde gezindi: “Boşanmış kadın mısın?” dedi alaycı bir sesle. “Evet,” dedim başımı dik tutarak. “O zaman fazla konuşma, işini yap.”

Atölyede çalışmak kolay değildi. Sabah altıda kalkıp akşam altıda eve dönüyordum. Ellerim nasır tuttu, sırtım ağrıdı ama Okan’ın okul masraflarını karşılayabilmek için her şeye katlandım. Akşamları yorgun argın eve geldiğimde annem sofrayı kurmuş olurdu ama sofrada hep bir eksiklik vardı: huzur.

Bir gece Ayşe’yle mutfakta çay içerken içimi döktüm:
– Ayşe, bazen çok yoruluyorum. Keşke her şey farklı olsaydı.
– Ablacığım, herkesin hayatında zorluklar var. Ama sen güçlüsün, bak Okan için ayakta duruyorsun.
– Güçlü olmak istemiyorum artık… Sadece biraz huzur istiyorum.

Okan büyüdükçe bana daha çok destek olmaya başladı. Lise yıllarında okuldan sonra kasabanın yaşlılarına yardım etmeye gitti. Bir gün eve geldiğinde gözleri parlıyordu:
– Anne, bugün Fatma teyzenin odasını topladım, bana dua etti.
– Aferin oğlum, iyi insan olmak en güzeli.

Ama kasabanın dedikodusu bitmiyordu. Bir gün işten dönerken komşu Emine abla yolumu kesti:
– Elif kızım, yalnız kadın olmak zor bu memlekette… Dikkat et kendine.
– Sağ ol abla, dikkat ediyorum zaten.

Bazen geceleri uyuyamazdım. Yastığa başımı koyduğumda Cem’in gidişi gözümün önüne gelirdi. Onu hâlâ seviyor muydum? Yoksa sadece alışkanlık mıydı? Kendime kızardım: “Elif, artık geçmişi bırak!” Ama insan kalbine söz geçiremiyor ki…

Bir gün Okan’la birlikte kasabanın çay bahçesinde otururken eski arkadaşım Zeynep geldi yanımıza:
– Elif, seni uzun zamandır böyle gülümser görmemiştim.
– Hayat devam ediyor Zeynep… Mecburuz gülmeye.
– Biliyor musun, senin gibi kadınlar bu kasabada çok az kaldı. Herkes konuşur ama kimse senin yaşadıklarını yaşamaz.

Zeynep’in sözleri içimi ısıttı ama aynı zamanda acıttı da… Çünkü biliyordum ki ben yalnız değildim; benim gibi nice kadın vardı bu ülkede, aynı acıyı yaşayan ama sesini çıkaramayan…

Yıllar geçti, Okan üniversiteyi kazandı ve İstanbul’a gitti. Onu otobüs terminalinde uğurlarken gözyaşlarımı tutamadım:
– Kendine iyi bak oğlum…
– Sen de anne… Ben hep senin yanındayım.

Eve döndüğümde yalnızlık daha da ağır bastı. Artık ne Cem’in ihaneti ne de kasabanın dedikodusu umurumdaydı; tek derdim oğlumun iyi bir hayat kurabilmesiydi.

Bazen pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Hayat neden hep kadınlardan fedakârlık ister? Neden bir hata yaptığında sadece kadın suçlanır? Sizce de bu adil mi?