Bir Tabak Klopsik ve Bin Parça Hayat: Bir Akşam Yemeğinin Ardında Saklananlar
“Yine mi klopsik, Elif?” diye bağırdım mutfağın kapısından, sesim istemeden biraz fazla yükseldi. Annem salondan başını uzattı, gözlerinde o tanıdık bakış: “Oğlum, Elif ne yapsın, çalışıyor kızcağız.” Ama ben susmadım, içimde biriken öfke patlamaya hazırdı. “Her hafta aynı yemek! Biraz değişiklik istiyorum sadece!” dedim, sesim titreyerek. Elif ise tezgâhta sırtı dönük, elleriyle patates püresini karıştırıyordu. Omuzları hafifçe titredi, ama bana bakmadı.
O an fark ettim ki mesele klopsik değildi. Mesele, yıllardır içimde biriktirdiğim hayal kırıklıklarıydı. Üniversiteden mezun olalı altı yıl olmuştu; hayalini kurduğum gazetecilik mesleğini bırakıp babamın küçük nalbur dükkânında çalışmaya başlamıştım. Annem her gün “Bak oğlum, Elif de çalışıyor, sen de çalışıyorsun. Biraz daha sabredin, ev alırsınız,” derdi. Ama ben sabredemiyordum artık. Hayatımın her alanında sıkışmış hissediyordum.
Elif arkasını döndü, gözleri dolu dolu bana baktı: “Ne istiyorsun benden, Burak? Her gün işten yorgun geliyorum, yine de yemek yapıyorum. Sen hiç teşekkür ettin mi?”
Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Son zamanlarda ne ona ne de kendime iyi davranıyordum. Annem ise aramıza girdi: “Yeter artık! Her akşam kavga ediyorsunuz. Benim evimde huzur kalmadı!”
O an içimde bir şeyler koptu. “Anne, senin evin değil burası! Burası bizim evimiz!” dedim ilk defa yüksek sesle. Annem dondu kaldı, Elif ise şaşkınlıkla bana baktı.
O akşam sofraya oturmadık. Elif odasına kapandı, annem ise sessizce televizyonun karşısına geçti. Ben mutfağın ortasında öylece kaldım; elimde soğuyan bir tabak klopsik ve patates püresiyle.
Gece boyunca uyuyamadım. Duvardaki saate baktım; tik takları beynimi deliyordu. İçimdeki huzursuzluk büyüdükçe büyüdü. Sabah olduğunda Elif işe gitmek için hazırlandı, gözleri şişmişti. “Konuşmamız lazım,” dedim kısık sesle. “Akşam konuşalım,” dedi ve çıktı.
Annem mutfağa girdi, bana çay koydu. “Oğlum,” dedi yumuşak bir sesle, “Elif iyi bir kız. Sen de iyi bir çocuksun ama birbirinizi anlamıyorsunuz.”
“Anne, senin beklentilerinle yaşamak zorunda mıyım? Hep senin istediğin gibi olmak zorunda mıyım?”
Annem sustu. Gözleri doldu. “Ben sadece mutlu olmanı istiyorum.”
Ama ben mutlu değildim. Ne annemin yanında ne Elif’le baş başa ne de kendi başıma…
O gün işte de elim hiçbir şeye varmadı. Akşam eve dönerken marketten farklı bir şeyler almak istedim; Elif’in sevdiği lazanya malzemelerini aldım. Eve geldiğimde annem yine salondaydı, sessizdi. Mutfağa girdim, Elif’i bekledim.
Kapı açıldı, Elif içeri girdiğinde ona gülümsedim: “Bugün ben yemek yaptım.”
Şaşkınlıkla baktı bana. Masaya oturduk, ilk defa uzun zamandır sessizce yemek yedik.
Yemekten sonra Elif’le oturduk; konuşmaya başladık. “Burak,” dedi gözlerimin içine bakarak, “Ben de yoruldum. Seninle tartışmaktan, annenin arasında kalmaktan… Kendi evimizde bile kendimi misafir gibi hissediyorum.”
İçim acıdı. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum ama hiç dile getirmemiştim.
“Annemle konuşacağım,” dedim kararlı bir şekilde.
O gece annemle uzun uzun konuştum. Ona artık kendi ailemizi kurmamız gerektiğini, biraz yalnız kalmamız gerektiğini anlattım. Annem ağladı; “Beni bırakıp gidiyorsunuz,” dedi.
Ama gitmek zorundaydık.
Bir hafta sonra küçük bir ev tuttuk Elif’le. Taşınırken annem kapıda durdu; gözleri yaşlıydı ama gülümsüyordu: “Mutlu olun,” dedi sadece.
Yeni evimizde ilk akşam yemek masasına oturduğumuzda Elif bana döndü: “Ne yemek istersin?”
Gülümsedim: “Fark etmez… Yeter ki birlikte olalım.”
Ama içimde hâlâ bir boşluk vardı; annemi yalnız bırakmanın suçluluğu… Kendi hayatımı kurmanın korkusu…
Bazen düşünüyorum: Bir tabak klopsik ve patates püresiyle başlayan bu kavga olmasaydı, belki de hiçbir zaman cesaret edemezdim kendi hayatımı yaşamaya…
Sizce ailemizi mi seçmeliyiz yoksa kendi yolumuzu mu çizmeliyiz? Hangisi daha doğru?