Bir Evin Duvarları Arasında Kalan Hayatım
“Yeter artık, Zeynep! Bu evde nefes alamıyorum!” diye bağırdı Murat, elindeki boya fırçasını yere fırlatarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. On altı yıllık evliliğimizde ilk defa bu kadar yüksek sesle konuşuyordu bana. Oysa biz kavga etmezdik, tartışmazdık bile. Sadece… susardık. Herkes kendi köşesinde, kendi sessizliğinde yaşardı.
Tadilat fikri bana aitti. Belki de bir şeyleri değiştirmek, içimizdeki ölü toprağını silkelemek için bir bahaneydi. Evimizin duvarları gibi ilişkimiz de çatlamıştı ama biz sadece üzerini boyayarak geçiştiriyorduk. Murat’la konuşmalarımız genellikle alışveriş listesi, çocukların ödevleri ya da faturalar üzerineydi. Birbirimize dokunmadan, göz göze gelmeden geçen günler…
O gün, mutfağın ortasında, duvarların arasında sıkışıp kalmış gibiydim. “Neden bu kadar sinirlendin?” dedim kısık bir sesle. Murat gözlerini kaçırdı. “Her şey üstüme geliyor, Zeynep. Sen de… Bu ev de… Sanki ben yokmuşum gibi davranıyorsun.”
Bir an sustum. Gerçekten öyle miydi? Onu görmezden mi geliyordum? Yoksa o da beni görmüyor muydu? İçimde bir yerlerde, Murat’ı ilk tanıdığım günkü heyecanı aradım ama bulamadım. Yerine yorgunluk ve kırgınlık yerleşmişti.
Tadilat ilerledikçe evin her köşesi toz içinde kaldı. Çocuklar – Elif ve Kerem – sürekli şikayet ediyordu: “Anne, ne zaman bitecek bu?” “Baba, odamda uyuyamıyorum!” Murat ise akşamları elinde bir kutu bira ile balkona çıkıyor, saatlerce sessizce oturuyordu.
Bir gece, Elif yanıma sokuldu. “Anne, siz babamla neden hiç gülmüyorsunuz artık?” dedi. O an boğazım düğümlendi. Çocuğumun gözünden bile kaçmamıştı aramızdaki mesafe. “Bazen büyükler yorulur kızım,” dedim ama gözlerim doldu.
Ertesi gün Murat’ı salonda buldum. Yerde eski fotoğraflarımızı karıştırıyordu. Bir fotoğrafta, genç halimizle Bozcaada’da gülerek poz vermişiz. “Bak,” dedi Murat, “Ne kadar mutluyduk.”
“Mutlu muyduk gerçekten?” dedim istemsizce. Murat başını eğdi. “Bilmiyorum Zeynep. Belki de sadece öyle görünüyorduk.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır biriktirdiğimiz kırgınlıklar, söylenmeyen sözler, ertelenen hayaller… Hepsi birden üzerime çöktü.
Tadilatın son günlerinde işler iyice sarpa sardı. Ustalar işi bırakıp gitti, elektrikler kesildi, çocuklar hasta oldu. Bir gece Murat’la mutfakta karşı karşıya geldik. O kadar yorgundum ki ağlamaya başladım.
“Zeynep…” dedi Murat yavaşça yanıma gelip elimi tuttu. “Sana kızgın değilim aslında. Kendime kızgınım. Hayatımızı böyle sıradanlaştırdığım için.”
Başımı omzuna yasladım. “Ben de suçluyum Murat. Her şeyi kontrol etmeye çalışırken seni unuttum belki de.”
O gece uzun uzun konuştuk. İlk defa birbirimize içimizi döktük; korkularımızı, hayal kırıklıklarımızı, özlemlerimizi anlattık. Sabah olduğunda yorgunduk ama hafiflemiştik.
Tadilat bittiğinde evimiz yenilenmişti ama asıl değişen bizdik. Artık birbirimize daha çok dokunuyor, daha çok gülümsüyorduk. Çocuklar bile fark etti bu değişimi.
Bir akşam Elif bana sarıldı: “Anne, yine eskisi gibi oldunuz!” dedi sevinçle.
Belki de her şeyin başı konuşmakmış; susmak değil… Birbirimizi duymakmış; sadece görmek değil…
Şimdi bazen düşünüyorum: On altı yıl boyunca neden bu kadar sustuk? Neden duvarlarımızı kendimiz ördük? Sizce de bazen en büyük değişim, en beklenmedik anda gelmez mi?