Sevgiye Uzanamayan Eller: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
— Zeynep, neden hâlâ annene sarılmıyorsun? — diye bağırdı babam, sofrada sessizce otururken. Annemle göz göze geldik, o da başını öne eğdi. İçimde bir şeyler kırıldı o an. Küçüklüğümden beri annemin bana sarılmasını, saçımı okşamasını, gözlerimin içine bakıp “Kızım, seni çok seviyorum,” demesini bekledim. Ama o hep uzak, hep soğuk kaldı. Babam ise sevgisini sadece emirlerle, bağırışlarla gösterirdi. O akşam sofrada, annemin elleri titriyordu. Ben ise içimdeki boşluğun büyüdüğünü hissettim.
Liseye başladığımda, arkadaşlarım ilk aşklarını yaşarken ben duygularımı anlamaya çalışıyordum. Bir gün kantinde otururken Elif bana döndü:
— Zeynep, hiç âşık oldun mu?
Bir an duraksadım. Ne cevap vereceğimi bilemedim. “Bilmiyorum,” dedim sessizce. Elif güldü:
— Nasıl bilmezsin ya? Kalbin hiç çarpmadı mı biri için?
O an anladım ki, ben gerçekten hissetmiyordum. Sanki kalbim bir duvarın arkasında kalmıştı. Annemin bana veremediği sevgiyi başkasında aramaya korkuyordum belki de.
Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. Yeni bir şehir, yeni bir hayat… Ama içimdeki boşluk benimle birlikte geldi. Yurtta odamı paylaştığım Merve, bir gün bana mektup uzattı:
— Zeynep, bu sana gelmiş.
Zarfı açtım. Annemden geliyordu. “Kendine dikkat et,” yazmıştı sadece. Ne bir sevgi sözcüğü, ne bir özlem… Sadece kuru bir temenni.
Bir gece Merve’yle dertleşirken gözyaşlarımı tutamadım:
— Merve, ben hiç sevilmedim biliyor musun? Annem bile bana sarılmazdı çocukken.
Merve elimi tuttu:
— Belki de annene de kimse sarılmamıştır Zeynep…
O an annemi ilk kez anlamaya çalıştım. Belki de o da sevgisiz büyümüştü. Ama bu beni rahatlatmadı.
Üniversitede bir gün sınıfımıza yeni biri geldi: Barış. Herkes onun etrafında pervane olurken ben köşemde ders notlarıma gömülmüştüm. Bir gün yanıma geldi:
— Merhaba, Zeynep değil mi? Notlarını paylaşır mısın?
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Sıcacık bakıyordu. Notlarımı verdim ama kalbim yine sessizdi. Barış bana ilgisini belli ettikçe ben daha çok geri çekildim. Bir gün bana sordu:
— Neden hep duvar örüyorsun arana?
Cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum.
Mezun olduktan sonra eve döndüm. Annem yine aynıydı; sessiz, mesafeli… Babam ise yaşlanmıştı ama hâlâ otoriterdi. Bir akşam anneme sordum:
— Anne, beni neden hiç sevmedin?
Şaşırdı, gözleri doldu ama ağlamadı.
— Ben sana zarar vermek istemedim Zeynep…
O an anladım ki, annem sevgiyi göstermenin zayıflık olduğunu sanıyordu.
İşe başladığımda işyerinde herkesin birbirine “canım”, “tatlım” diye hitap etmesine alışamadım. Müdürüm Ayşe Hanım bir gün odasına çağırdı:
— Zeynep, çok iyi çalışıyorsun ama insanlarla aranda mesafe var. Biraz daha açık olmalısın.
Başımı eğdim. İçimdeki o duvarı kimse yıkamıyordu.
Bir gün işyerinden arkadaşlar dışarı çıkalım dediler. Gittik, herkes kahkahalar atıyor, birbirine sarılıyordu. Ben ise masanın ucunda sessizce oturuyordum. O gece eve dönerken kendime sordum: “Ben neden böyleyim?”
Yıllar geçti, herkes evlendi, çocuk sahibi oldu. Ben ise yalnızlığımı kabullenmeye başladım. Annem hastalandığında hastanede başında bekledim günlerce. Bir gece uykusunda elimi tuttu ve fısıldadı:
— Affet beni kızım…
O an gözyaşlarım aktı ama içimdeki boşluk yine dolmadı.
Cenazesinde herkes annemin ne kadar iyi bir kadın olduğundan bahsetti. Ben ise onun bana veremediği sevgiyi düşündüm hep.
Şimdi kırk yaşındayım ve hâlâ gerçek sevgiyi tadamadım. İnsanlar bana “Neden evlenmedin?” diye soruyorlar. Cevabım yok. Çünkü ben sevmeyi öğrenemedim ki…
Bazen düşünüyorum: Acaba annem bana sarılsaydı, hayatım farklı olur muydu? Sizce sevgi öğrenilen bir şey mi yoksa doğuştan mı gelir?