Geri Dönüş: Bir Köyün Unutulmayan Yargısı

“Senin burada ne işin var Elif?”

Köy meydanında, yıllar sonra ilk adımımı attığımda, karşıma çıkan ilk kişi çocukluk arkadaşım Ayşe oldu. Sesi, yılların biriktirdiği öfkeyle titriyordu. Gözlerindeki şaşkınlık ve küçümseme, içimdeki tüm cesareti bir anda eritti. Yirmi yıl önce, annem Zeynep’in evlilik dışı doğurduğu kızı olarak bu köyden kovulmuştum. O zamanlar on yaşındaydım; ne olup bittiğini tam anlamıyla kavrayamadan, annemin elini sımsıkı tutup köyden ayrılmıştık. Şimdi ise, annemin hastalığı ve geçmişin yüküyle baş edemeyip geri dönmüştüm.

Ayşe’nin bakışları üzerimdeyken, içimdeki çocuk yeniden utandı. “Sadece annemi görmek istedim,” dedim kısık bir sesle. Ama o, başını iki yana salladı: “Burada kimse seni özlemedi Elif. Hele anneni hiç.”

Ayşe’nin sözleri, köydeki herkesin ortak düşüncesiydi aslında. Annem Zeynep, gençliğinde köyün en güzel kızıydı; ama babam kimdi, kimse bilmezdi. Annem asla anlatmadı. O yüzden köydeki herkes, onun günahını bana da yükledi. Okulda çocuklar arkamdan fısıldaşır, kadınlar annemi pazarda görmezden gelirdi. Bir gün, köy kahvesinin önünden geçerken yaşlı Muzaffer Amca’nın “Günah keçisi işte!” dediğini duymuştum. O an annemin elini bırakıp kaçmak istemiştim ama annem bana sarılıp “Senin hiçbir suçun yok Elif’im,” demişti.

Yıllar geçti, İstanbul’da büyüdüm. Annem temizlik işlerine gitti, ben okudum. Ama içimde hep bir eksiklik vardı; ait olamamak, köksüzlük… Annem bana köyü hiç anlatmazdı ama gözlerinde hep bir özlem olurdu. Geçen ay hastalandığında, “Elif, ölmeden önce köyümü bir kez daha görmek istiyorum,” dediğinde içimden bir şeyler koptu. Onca yıl sonra köye dönmek… Korkuyordum ama annemin isteği her şeyden önemliydi.

Köye vardığımızda, eski evimizin önünde durduk. Kapının önünde komşumuz Fatma Teyze vardı. Bizi görünce yüzü asıldı: “Zeynep, sen hâlâ utanmadın mı buraya gelmeye?” Annem cevap vermedi; gözleri doldu sadece. Ben ise içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım: “Biz kimseye zarar vermedik ki Fatma Teyze.” Ama o, “Bazı yaralar kapanmaz Elif,” dedi ve arkasını döndü.

Evimiz harabeye dönmüştü; camlar kırık, bahçe otlarla kaplıydı. Annem içeri girince dizlerinin üstüne çöktü ve ağlamaya başladı. Yanına oturdum, saçlarını okşadım: “Anneciğim, buradayız işte. Kim ne derse desin…” Ama annem gözyaşları içinde fısıldadı: “Ben seni koruyamadım Elif. Sana hak ettiklerini veremedim.”

O gece köydeki sessizlik boğucuydu. Pencereden dışarı bakarken çocukluğumun seslerini duyar gibi oldum: Koşan çocuklar, annemin gülüşü… Ama şimdi her şey yabancıydı. Sabah olunca köy meydanına çıktım; belki biriyle konuşabilirim diye umut ettim. Ama herkes ya yolunu değiştirdi ya da başını çevirdi. Sadece yaşlı Hasan Dede yanıma yaklaştı: “Kızım, burası unutmaz. Hele ki kadınların günahını hiç unutmaz.”

Bir akşam annemle otururken kapı çaldı. Gelen Ayşe’ydi; yanında annesi Emine Teyze vardı. Emine Teyze gözlerini kaçırarak konuştu: “Zeynep, senin suçun yoktu belki ama… Biz de çok acı çektik o zamanlar.” Annem başını eğdi: “Ben de pişmanım Emine. Ama Elif’in hiçbir suçu yoktu.”

Ayşe bana döndü: “Senin burada ne işin var Elif? İstanbul’da hayatını kurmuşsun zaten.”

İçimde birikenleri dökmek istedim: “Hiçbir yere ait olamamak nasıl bir şey bilir misin Ayşe? Herkesin gözünde bir leke gibi yaşamak… Ben sadece annemi mutlu etmek istedim.”

Ayşe sustu; gözlerinde bir yumuşama vardı sanki ama hemen ardından yine sertleşti: “Burası değişmez Elif.”

Günler geçtikçe annemin hastalığı ilerledi. Köyde kimse yardım etmedi; doktor bile gelmek istemedi başta. Yalnızdık; ama birbirimize sarıldıkça güç bulduk. Bir gece annem ateşler içinde kıvranırken elini tuttum: “Anneciğim, keşke sana daha iyi bir hayat verebilseydim.” Annem zorlukla gülümsedi: “Sen benim en büyük mucizemsin Elif’im.”

Annemin vefat ettiği sabah köyde derin bir sessizlik vardı. Cenazeye sadece birkaç kişi geldi; çoğu uzaktan izledi. Mezarlıkta toprağı ellerimle attım üstüne; gözyaşlarım toprağa karıştı.

Cenazeden sonra evde yalnız kaldım. O gece eski defterleri karıştırırken annemin bana yazdığı bir mektup buldum:

“Elif’im,

Belki bu köy bizi asla affetmeyecek ama sen kendini affet kızım. Hayat bazen adil değildir ama sen kalbini temiz tutarsan her yerde ışık bulursun.”

O mektubu okurken içimde bir huzur hissettim ilk defa. Ertesi sabah köy meydanına çıktım; başım dik yürüdüm bu kez. Kimseyle göz göze gelmedim ama artık utanmıyordum.

Şimdi İstanbul’a dönmeye hazırlanıyorum. Annemin mezarına son kez gidip dua ettim: “Sana söz veriyorum anneciğim; artık kendimi suçlamayacağım.”

Belki bu köy beni asla kabul etmeyecek ama ben kendimi kabul etmeyi öğrendim.

Peki siz olsaydınız, geçmişin yükünü taşımaya devam eder miydiniz? Yoksa kendi yolunuzu çizip affetmeyi seçer miydiniz?