Kırık Fındıklar: Orta Yaşta Bir Aşkın Bedeli
“Baba, annem neden ağlıyor?”
Küçük kızım Elif’in sesi, mutfağın kapısından içeri sızarken, içimdeki suçluluk duygusu bir hançer gibi saplandı kalbime. O an, hayatımın en büyük günahını işlediğimi anladım. Yıllardır ördüğüm huzurlu aile tablosu, bir anda tuzla buz olmuştu. Elif’in gözlerinde korku, annesi Işıl’ın gözlerinde ise öfke ve hayal kırıklığı vardı. Ben ise, kırk altı yaşında, gençliğin çoktan geçtiğini sandığım bir dönemde, aklımı ve kalbimi kaybetmiş bir adamdım.
Her şey üç ay önce başladı. İş yerinde yeni başlayan stajyer Zeynep’in gülüşüyle sarsıldım. O gülüşte gençliğimi, kaybettiğim heyecanı, unuttuğum tutkuyu bulmuştum. Zeynep yirmi üç yaşındaydı; benim kızım olabilecek yaştaydı. Ama kalbim mantığımın önüne geçti. Onunla konuşmak, ona yakın olmak için fırsat kolladım. Bir gün öğle arasında çay içerken bana dönüp, “Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerden vuruyor, değil mi?” dedi. O an göz göze geldik ve ben kayboldum.
Geceleri evde otururken aklım Zeynep’teydi. Işıl’ın bana anlattığı günlük dertleri duymuyordum bile. Elif’in ödevlerini kontrol etmektense telefonuma gelen mesajları bekliyordum. Bir gün Işıl bana döndü ve “Son zamanlarda çok değiştin, ne oluyor?” diye sordu. Gözlerimin içine baktı; yılların verdiği güvenle, bir annenin sezgisiyle… O an yalan söyledim: “İşler yoğun, biraz yorgunum.”
Ama yalanlar uzun sürmedi. Bir akşam eve geç geldim. Zeynep’le sahilde yürümüştük; ellerimiz birbirine değmişti. Eve girdiğimde Işıl salonda oturuyordu. Gözleri kıpkırmızıydı. “Neredeydin?” dedi sessizce. “İş vardı,” dedim yine. O an telefonum çaldı: Zeynep’ten bir mesajdı. Işıl’ın gözleri telefona kaydı, sonra bana döndü: “Beni aptal mı sanıyorsun?”
O gece evde kıyamet koptu. Işıl bağırdı, ağladı, bana hakaret etti. “Bu kız senin kızın yaşında! Nasıl yaparsın bana bunu? Elif’e nasıl anlatacağım?” dedi. Ben sustum. Çünkü söyleyecek söz bulamıyordum. O an anladım ki, aşk sandığım şey aslında büyük bir bencillikti.
Ertesi gün annem aradı. “Oğlum, ne yapıyorsun? Mahallede herkes konuşuyor! Ayşe Teyze bile duymuş! Aileni rezil ettin!” dedi telefonda. Babam ise sadece bir cümle kurdu: “Evlat, insan gençliğinde hata yapar ama senin yaşında yapılan hata affedilmez.”
Zeynep’le buluştuğumda ona her şeyi anlattım. Gözleri doldu: “Ben de sana aşık oldum ama bu yükü taşıyamam,” dedi. “Senin bir ailen var.” O an Zeynep’in de ne kadar yalnız olduğunu fark ettim; ailesiyle sorunları vardı, sevgisiz büyümüştü. Ben ise kendi boşluğumu onun boşluğuyla doldurmaya çalışmıştım.
Günler geçtikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Elif odasından çıkmaz oldu; Işıl ise bana yabancı biri gibi davranıyordu. Bir gece Elif yanıma geldi: “Baba, annem seni affedecek mi?” diye sordu. Gözlerim doldu; ona sarıldım ama cevap veremedim.
İş yerinde de dedikodular başladı. Müdürüm Mehmet Bey beni odasına çağırdı: “Bak oğlum,” dedi, “herkes konuşuyor. Hem işini hem aileni kaybedersin.” Utancımdan başımı kaldıramadım.
Bir sabah Işıl valizini topladı: “Bir süre annemde kalacağım,” dedi soğuk bir sesle. Elif’i de aldı gitti. Ev bomboş kaldı; duvarlar üstüme üstüme geldi.
Zeynep’ten de uzaklaştım; çünkü bu aşkın kimseye mutluluk getirmeyeceğini anladım. Bir gün ona mesaj attım: “Kendine iyi bak, Zeynep.” O da sadece “Sen de” yazdı.
Aylar geçti… Işıl geri dönmedi; boşanma davası açtı. Elif’i ayda bir görebiliyorum artık. Annemle babam bana küstü; mahallede kimse yüzüme bakmıyor.
Şimdi geceleri yalnız başıma otururken düşünüyorum: Bir anlık tutkuyla her şeyi kaybettim mi? Yoksa hayatın anlamı gerçekten aşk mıydı? Bazen insan kendini affedebilir mi? Siz olsaydınız ne yapardınız?