Yeniden Atan Bir Kalp: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Anne, babam kim?” Zeynep’in gözleri, bir çocuğun masumiyetiyle bana bakarken, içimdeki fırtına bir kez daha kopuyor. O an, mutfakta çaydanlığın fokurdaması bile sessizliğe gömülüyor. Dilim damağıma yapışıyor, kelimeler boğazımda düğümleniyor. Kaç yıldır bu sorudan kaçtım, kaç yıldır kendimi kandırdım? Ama işte, Zeynep on iki yaşında ve artık cevap istiyor.
Ben Ebru. Yirmi dokuz yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, annemle birlikte yaşıyorum. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinde annem bana sarıldı, “Kızım, kadın olmak bu ülkede zor,” dedi. O zamanlar anlamamıştım ama şimdi her gün iliklerime kadar hissediyorum bu sözün ağırlığını.
Zeynep’i doğurduğumda yirmi yedi yaşındaydım. Herkesin gözünde “yanlış yapan”, “ayağı kaymış” bir kızdım. Oysa ben sadece sevilmek istemiştim. Üniversitede tanıştığım Barış, bana hayatın başka bir yüzünü göstermişti. Gülüşüyle içimi ısıtan, bana değerli olduğumu hissettiren tek insandı. Ama o da evlenmek istemedi. “Daha çok genciz Ebru,” dediğinde, içimde bir şeyler kırıldı. Sonra bir gece, bir anlık zaaf… Sonrası ise koca bir boşluk.
Hamile olduğumu öğrendiğimde anneme söyleyemedim. Aylarca sakladım. Karnım büyüdükçe mahalledeki kadınların bakışları daha da ağırlaştı. Komşumuz Şengül Abla, bir gün apartman girişinde önüme dikildi: “Kızım, babası kim bu çocuğun? Bari nikâh kıysaydınız!” O an yerin dibine girdim. Annem ise sessizce yanımda durdu, ama gözlerinde hayal kırıklığını gördüm.
Zeynep doğduğunda, annemle birlikte ona sarıldık. Annem, “Bu çocuk bizim kaderimiz,” dedi. Ama kader dediğin şey bazen insanın boğazına düğümleniyor. Zeynep büyüdükçe sorular çoğaldı. Mahallede çocuklar ona “babası yok” diye takılırken, ben her gece yastığa başımı koyduğumda kendimi suçladım.
Bir gün annemle tartıştık. “Senin yüzünden insanlar arkamızdan konuşuyor!” diye bağırdı bana. O an içimdeki tüm öfke patladı: “Ben mi istedim böyle olmasını? Ben de mutlu olmak istedim anne!” Annem ağladı, ben ağladım. O günden sonra aramızdaki mesafe hiç kapanmadı.
Barış’a ulaşmaya çalıştım defalarca. Telefonlarıma çıkmadı, mesajlarıma cevap vermedi. Onun ailesi de beni istemedi zaten. Bir gün annesiyle karşılaştım pazarda. Beni baştan aşağı süzüp, “Oğlumun hayatını mahvettin,” dedi. Oysa ben sadece Zeynep’in babasını tanımasını istiyordum.
Zeynep okula başladığında işler daha da zorlaştı. Öğretmeni veli toplantısında bana sordu: “Babasını hiç göremedik, yurtdışında mı?” Yutkundum, “Evet,” dedim yalan söyleyerek. Eve dönerken Zeynep’in elini sımsıkı tuttum. O gece sabaha kadar uyuyamadım.
Bir akşam Zeynep odasında ağlarken yanına girdim. “Anne, herkesin babası var, benim neden yok?” dediğinde içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Sarıldım ona, “Bazen hayat istediğimiz gibi gitmez kızım,” dedim ama biliyorum ki bu cevap ona yetmedi.
Mahallede dedikodular hiç bitmedi. Bakkal Mehmet Amca bile bir gün laf arasında, “Kız başına çocuk büyütmek zor iş Ebru,” dediğinde gözlerim doldu ama belli etmedim. Herkesin dilinde ben vardım; kimse benim ne hissettiğimi sormadı.
Bir gün Barış’tan bir mesaj geldi: “Beni rahat bırak Ebru.” O an anladım ki Zeynep’in babası asla yanında olmayacak. O gece anneme sarılıp ağladım. Annem saçımı okşadı: “Sen güçlü bir kadınsın kızım,” dedi ama ben kendimi hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştim.
Zeynep büyüdükçe bana daha çok benzediğini fark ettim; inatçı ve duygusal… Bir gün okuldan ağlayarak geldi: “Arkadaşlarım babamı sordu, ben de öldü dedim.” İçim acıdı ama onu suçlayamadım.
Bir akşam annem sofrada sessizce otururken bana döndü: “Kızım, hayat bazen insanı sınar. Sen bu sınavdan alnının akıyla çıkacaksın.” O an annemin gözlerinde ilk defa gurur gördüm.
Ama yine de geceleri yalnız kaldığımda kendime soruyorum: Ben mi suçluyum? Toplumun bana biçtiği rolü mü yaşıyorum yoksa kendi hayatımı mı? Zeynep’in gözlerine baktığımda her şeyin değdiğini hissediyorum ama yine de içimde bir boşluk var.
Şimdi size soruyorum: Bir kadın hata yaptığında neden hep o taşlanır? Bir çocuk babasız büyüdüğünde neden hep anne suçlanır? Siz olsaydınız ne yapardınız?