Dört Duvar Arasında: Hatıraların Yükü

“Bunu bir kere daha düşün, anne. Lütfen!” dedi Emre, gözlerimin içine öyle derin, öyle çocukça baktı ki yine bırakıp gitmek üzereymiş gibi bir korkuya kapıldım. Perşembe günüydü, mart rüzgarı apartmanın köhne camlarını zangırdatıyordu. İstanbul’un o kendine has, her köşe başında anı biriktiren caddelerinde, kırk yıldır yaşadığım evin salonunda oturuyordum. Duvarları hafifçe çatlamış, yılların yorgunluğunu taşıyan koltuklarda nasıl geçti bu kadar zaman, bilmiyorum. Her köşe başında Yusuf’un, sonra Emre’nin gülüşü, ağlayışı, bir ses, bir anı kalmışken, buradan kalkıp başka bir şehirde, bembeyaz bir duvarın önünde kendimi nasıl bulurum bilmiyorum. Emre, “Anne, yalnız yaşamak bu yaşında çok zor. Bak, komşuların değişiyor, geçen gün su kesildiğinde alt kattakiler gelip halini bile sormamışlar,” diyor, sanki gözyaşlarımı saklayacak bir yer arıyor gibiydi.

Oysa bu evde bir ben değil, anılarım da yaşıyor. Kapının ardındaki eski ceket hala Yusuf’un kokusunu taşıyor; Emre’nin küçükken yaptığı duvara yapıştırılmış el izleri hala silinmedi. Gece lambasının altındaki çekmecede, Emre’nin ilkokul fotoğrafı ve Yusuf’un ölmeden önce yazdığı kısa mektup… Hepsi, “Gitme, burada kal,” diyor bana. Kimi sabah Emre’ye kıyamamaktan, kimi akşam ise kendi yalnızlığımı başıma sarmaktan bitip tükeniyorum.

Emre, geçen yıl doktorasını Ankara’da bitirdi, yanına çağırıyor; “Anne, burada yeni insanlar var, yeni bir hayat kurabilirsin, hem ben de yanındayım artık. Yalnız kalmanı istemiyorum,” diyor. Ama ben? Bunca yıl burayı bırakıp gidemem ki. Kapı gıcırtısından, pencereden yansıyan sokak ışığına, eski radyomdan sabahları çalan türkülere kadar her şey bana Yusuf’u anlatıyor.

“Oğlum, burası benim sığınağım oldu, biliyor musun?” dedim ürkekçe. Bir yandan konuşurken, gözlerim eski bir alışkanlıkla pencerenin kenarına takıldı; Yusuf’un bana yıldönümümüzde aldığı minik bir saksı menekşe. Son üç yıldır çiçek açmadı, ama ben her sabah suyunu eksik etmedim. Sanki Yusuf’u biraz daha tutabileceğim zamanlar hep böyle anılarda gizli kalıyor. “Anne, senden korkuyorum bazen,” dedi Emre birden. “Ya bir gece aniden hastalansan, ya ben yanında olmasam; buranın sana verdiği huzur, bizim gidemediğimiz doktor ziyaretlerinin, geceleri üşüyen ellerinin telafisi değil.”

Nefes alamadım. Yusuf öldüğünde Emre daha lisede, küçücük bir çocuktu. O gün bugündür bu evi ayakta tutmaya çalıştım, her çıkan, her kırılan, kaybolan şeyin yerine hatırasını koydum. Kimi zaman mutfağa girdiğimde hâlâ iki tabak çıkarıyorum, Yusuf sanki yan odadan gelip masaya oturacakmış gibi geliyor. “Emre, insan bazen en çok alıştıklarından korkar. Her taşınma, her yeni eşya biraz da unutmak gibi gelir bana. Ya buradaki seni de unutursam?”

O anda gözlerinde koca bir şefkat, ama sabır taşına dönüşmüş bir kızgınlık parladı. “Kendini unutma anne,” dedi, “ben senin yeni hatıralarına da ortak olabilirim. Ama eğer burada sadece anılarınla yaşarsan, ben de senin hatıran olurum bir gün. İstiyorum ki, birbirimize yeni hatıralar ekleyelim.”

Sabaha karşı, camdan sızan şehir ışıklarına baktım. Dışarıda tramvay geçiyor, uzaktan vapur düdüğü çalıyor. Apartmanın koridorlarından Emre’nin çocukken eve koşarak gelişinin sesi dolaşıyor kulaklarımda. İşte, kapıdan ayakkabıları koşturarak çıkartıyor, Yusuf onları topluyor, ben mutfakta rakı kokan masa örtüsünü yıkamaya hazırlık yapıyorum… Emre, “Hadi anne, taşınmaya başlamak için en azından hangi eşyaları alacağımıza karar verelim,” deyip odalardan eski kutuları taşırken bir kenara çekilmekten başka gücüm kalmadı o anda. Kutuların dibinden Emre’nin bebekken ördüğüm mavi hırkası çıktı; kokladım, hala sabunlu, tertemiz. Kutuları kaldırırken Emre’nin elinden kayıp yere düşen fotoğraf albümünü gördüm, açarken annemin gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafı elime geçti. Bir anlık sessizlik.

“Biliyorsun değil mi,” dedim, “benim annem bu evin olduğu mahalleden hiç çıkmamıştı. Giderken arkasına bakmamış, ama ben dönüp dolaşıp geçmişe tutunuyorum.” Emre nefesini tuttu. “Belki de seninle o kadar çok uğraştım ki, kendime yeni bir yol çizemedim. Yusuf’u kaybettiğimde her şeyi kaybettim sandım, ama sen hala buradasın, ben hala benmişim gibi burada, bu eski koltukta oturuyorum.”

Emre bir an sustu, sonra usulca, “Ama ben çocuk değilim artık, anne. Senin annen gitmeye nasıl cesaret ettiyse, sen de edebilirsin. Ben senin Emren’im, sana uzattığım her elde babamın sevgisinden de var,” dedi. Elimi tuttu, gözyaşlarımız birbirine karıştı. O an anladım ki, belki de hayat, sürekli bir yerden bir yere taşınmak değil, ama anılarımızı da omzumuzda taşıyarak yeni bir başlangıca cesaret edebilmekti.

“Peki,” dedim, “ama söz ver, Ankara’da da eski radyomda yine türkü dinleyeceğiz; saksı menekşemi de götüreceğim.” Emre gülümsedi, “Tabii ki anne, her şeyini alabilirsin. Hem yeni pencerede daha çok ışık olur belki.”

O gece uyuyamadım. Duvarlara, fotoğraflara, eski masanın üzerinde yarım kalmış dantel örtüye elimi sürdüm. Biz anneler, çocuklarımız büyüdüğünde onların gitmesine alışırız, ama asıl zorluk, onlar bizi çağırdığında yanaşmakta zorlanmakmış. Sabah ilk çayımı yaparken, yine hep iki bardak koydum. “Belki de Yusuf’a veda etmek değil, ona yeni bir mekanda yeniden selam vermek gerekiyordur,” diye düşündüm.

Yarın Emre ile tekrar konuşacağım. O bana gençliğimi, ben ona anneliğimi taşırken, yeni şehirde bir odanın daha çiçek kokmasını sağlayabilir miyim?..

Hatıralar insanı hayatta tutar mı, geçmişin yükünden kurtulmadan yeni bir hayat kurulabilir mi? Siz ne düşünüyorsunuz, anneniz ya da babanız böyle bir eşiğin ucunda dursa, ne yapardınız?