Kardeşim Gülümsedi ve Sordu: “Gerçekten Davet Edildiğini mi Sandın?”
Araba durduğunda, büyük konak bana kocaman ve yabancı geldı. İstanbul’un öte ucunda, Sarıyer’in bir köşesinde, yıllardır uğramadığım bu ev beni çocukluğumun acılarına geri sürükleyeceğini biliyordum. Bagajdan küçük, süslü kutuyu aldım. Avuçlarımda tuttuğum sadece bir hediyeden ibaret değildi; yıllardır uzaktan izlediğim, bana ait olmayan bir mutluluğun bedeliydi. Kapıyı açar açmaz kardeşim Elif’in ince bir burun kıvırışı karşılıyor beni. Elif’in yüzündeki o tanıdık, küçümseyen gülümsemeyle başlıyoruz – daha kapıdan ilk adımımı atmışken.
“Elif, merhaba,” diyorum kısık bir sesle. Oysa içimdeki fırtına çoktan kopmuş. Elif hafifçe başını sallıyor, sesi buz gibi:
“Gerçekten davet edildiğini mi sandın, Yasemin?”
Bir anlığına nefesim düğümleniyor boğazımda. Gözlerini üzerimden ayırmayan Elif’in yanında annem ve babam var; onların bakışlarında ise belirsizlik, neredeyse pişmanlık yok. Hala sanki odamdaymış gibi hissediyorum—onların istediği kızı olmamışim gibi. Cevap vermek yerine kutuyu masanın kenarına bırakıyorum, yavaşça;
“Biliyorum,” diyorum sadece.
Evin içinde telaşlı bir hareketlilik… O gün Elif’e sözde sürpriz doğum günü yapılacak. Ama bana gelen bir davet olmadığını, sadece sosyal medyadaki bir paylaşımı fark ettiğimde anladım. Çok uzakta, İzmir’de kendi başıma bir hayat kurmuş, ailemden uzak, kendi yolumda yürümüşüm. Fakat yine de burada, kendi doğduğum evde, yabancı, fazlalık biri gibi hissetmek—bu acı bana tanıdık. Düğünlerde, doğum günlerinde, aile yemeklerinde—hep bir şekilde unutulan, “aman Yasemin zaten uzakta, onun gelmesi zor,” denilen ben…
Salondaki bütün kuzenler, teyzemler, akrabalar bir aradalar. Her birinin gözlerinde ince bir merak; “Yasemin ne alaka burada?” Herkes içlerinden konuşuyor biliyorum. Elif’in yanındakilerden biri, çocukluk arkadaşımız Gözde, hafifçe koluma dokunup;
“Ay Yasemin, sen İzmir’deydin ya, en son ne zaman geldin İstanbul’a?”
Yutkunuyorum. “Uzun zaman oldu, belki üç yıl… Belki dört.”
Sohbetin devamında herkes kendi arasında fısıldaşıyor, kutunun ne olduğunu soranlar oluyor. Babam hafifçe yanıma gelip biçarece bir huzursuzlukla;
“Kızım, annen biraz üzüldü. Habersiz geleceğini bilmiyordu. Böyle hazırlıksız yakalanınca…”
Bunu daha önce de duydum. Çocukken sabah erken uyanıp sevdiğim bir kahvaltıyı beklerdim, ama annem hep Elif’in yumurtasına odaklanırdı—benim tabak hep biraz eksik olurdu. Bugün ise salonun bir köşesinde, tam ortada bir masa, Elif’in pastası, kuş sütü eksik olmayan bir sofra… Ama hiçbir şeyin bana ait olmadığını, hep başka birileri için hazırlandığını anlıyorum.
Saatler ilerledikçe o küçük kutu ortada duruyor, kimse açmıyor, kimse sormuyor. Sanki ben de o kutunun içindeyim ve herkes üstümü kapatmış. Kafamda çocukluğumun tüm anıları dönüyor… Bir gün matematik sınavından dönerken Elif’in notları düşük diye eve sürpriz hediyeler alınır, ama ben ödül almam. Sadece işini usulca yapan, hiç parlamayan, gözden uzak, fazlalık bir çocuk: Yasemin.
Kutunun içindeki hediye ise, annemin babaannesinden kalan el işlemesi bir fincan seti. O fincanlar bana bırakılmıştı; “Sadece senin gibi sabırlı birinin hakkı,” demişti babaannem. Ama annem yıllardır onları salondaki vitrinde sakladı ve asla getirmedi. Bugün onları Elif’e verme zamanı gelmiş, demek ki ben hatırlanmaya bile değmez haldeyim.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, masa başında Elif kutuyu nihayet açıyor. Gelen sessizliği bir an için bıçak gibi yırtan çatır ile… Elif’in gözleri büyüyor; o fincanları acı dolu bir gülümsemeyle kaldırıyor.
“Bunlar bana mı? Ama Yasemin, bunlar senin değil miydi?”
Sözlerim boğazıma düğümleniyor. Herkes bir anlık sessizliğe gömülüyor. Tam o sırada en işveli halimle konuşmaya karar veriyorum:
“Aslında, babaannemin bana bıraktığı ama vitrinde yıllarca tozlanan fincanlar… Evet, artık senin olabilir. Belki annen biraz vicdan azabı duymak ister diye düşündüm.”
Salonda kimse gülmüyor. Annem başını öne eğiyor. Babam “Yasemin, lütfen…” diye fısıldıyor. O an, yıllardır biriktirdiğim öfkeyi, dışlanmışlığımı ve ailemin beni ne kadar görmezden geldiğini anlatma cesaretini buluyorum.
“Elif hep ön planda oldu, ben ise arka planda. Küçüklüğümden beri buraya ait olmadığımı hissettim. Her anınızda ben var mıyım diye sorsam, samimi bir cevap çıkar mı?”
Gözlerim dolu, ama ağlamıyorum. Yaşlarımı içime akıtıyorum; çünkü kadınlar ağlarsa suçlu hissedilir, ben de sustum hep. Salondaki fısıltılar yerini ağır bir sessizliğe bırakıyor. Babam yanımda yavaşça oturuyor, annemin elleri titriyor.
Annem sonunda kalkıp yanımda oturuyor. Gözleri ıslak, ama ilk kez bakıyorlar bana; gerçekten bakıyor.
“Kızım, biz… biz böyle olsun istemedik. Hiç fark etmemiştik. Bunu affedebilir misin?”
Belki de ailecik bir yanılgı, sevgiyle değil geleneklerle, ezbere davranmakla büyütülmüşüz.
“Elif’in seninle bir rekabeti yoktu. Ben fark etmedim… Ama sen de hiç demedin,” diye ekliyor babam kısık bir sesle.
“Çünkü her zaman çok güçlü durmam gerektiğini düşündüm. En azından öyle sanıyordum. O yüzden ses etmedim, susmak kolaydı.”
Elif, fincanları yerine bırakıp başını eğiyor. “Biliyor musun Yasemin, aslında hep seni örnek aldım… Her zaman kendi yolunu bulduğun için. Belki de aramızda en çok cesarete sahip olan sendin. Affeder misin?”
O an, gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. Çok uzun zaman geçmişti, içimdeki çocuk bu özrü beklemişti belki tüm hayatı boyunca. O gün, sessizce içimde bir şeyler kırılıyor, ardından yeniden inşa ediliyor. Belki sarılamıyoruz, belki her şey düzelmiyor. Ama hiç olmazsa, annem, babam ve Elif sonunda beni – Yasemin’i – DAVET EDİLMİŞ, beklenen, görülen biri olarak fark ediyor.
Bazen en çok duyulmak istediğimiz yerlerde en uzun süre susturuluyoruz. Sizce, kendi ailenizde bir gün gerçekten “görünür” olmak mümkün mü?