Sessizliğin Altında: Bir Anne ve Oğlunun Hikayesi

Bir çay bardağının ince kenarına tırnaklarımı vura vura bekliyordum. Gözüm kapının aralığındaydı, Emre her zamanki gibi sessizce odaya süzüldü, omuzları düşük, gözleri yerde. “Anne, yine kavga ettik,” dedi neredeyse fısıltıyla, dudağında belli belirsiz bir sızı. İçimdeki fırtına bir anda koptu sanki. Ne cevap vereceğimi bilemeden, elimdeki çay bardağını tezgâha koydum. “Oğlum… yine mi?” dedim, dilimin ucunda kalan başka kelimelerle savaşarak. Derya’nın sesi dün gece evimizin içinde yankılandı, öfke dolu cümlelerle yankı yaptı duvarlarda: “Hep ailenin tarafındasın, bana asla sahip çıkmıyorsun!” Biliyorum, Emre hep arada kalıyor. Ama ben de oğlumun günden güne eriyişini izlemekten yoruldum.

İlk gelinim eve girdiğinde annelik hevesim yüreğimi sardı. Evlat nasıl sevilir, nasıl sahip çıkılırsa, bir gelin de öyle sevilmeliydi. Ama Derya bana hep bir sınır çizdi. Onun dünyasında yer bulmakta zorlandım. İki yıl geçti, tartışmalar büyüdü, Emre’nin gözlerindeki parıltı ise her geçen gün azaldı. O gün, misafirlikte alelacele sofrayı kurarken, Derya bana döndü ve usulca ama zehir gibi bir tonda, “Siz karışmasanız da biz hallederiz…” dedi. Ellerim titredi, içimden ona bağırmak geldi ama boğazıma bir taş oturdu. Emre ise sadece baktı, müdahale edemedi. Bir anne olarak, bu çaresizlik beni yedi bitirdi.

Bizim mahallede kadınlar birbirinin derdini anlar ama kimse yüksek sesle söyleneni duymaz. Bazen komşum Sibel’e dert yanmaya cesaret ettiğimde “Sen annenin oğlusun, elbet sana döner…” derdi. Ama Emre döndüğünde perişan bir şekilde dönüyor, sessizliğiyle bizi de dipsiz bir kuyunun içine çekiyordu. Babası Mehmet ise daha soğuk davranıyordu: “Kendi evliliğini adam gibi yönetemiyorsa, erkekliğini sorgulasın!” dedi bir keresinde. Ama oğlumun ruhu çatır çatır kırılırken, onun bu katılığı içimi parçaladı.

Bir akşam, ortalığı toparlarken Derya mutfağa girdi. Göz göze gelmemeye çalıştıkça masadaki kaşığı yere düşürdü. Eğildim, alırken birden “Bakın, Emre mutsuzsa bunun suçlusu sizsiniz! Hep burnunuzu soktunuz aramıza!” dedi. O an kalbimden vuruldum. Onca yıldır hayatımdaki en büyük isteğim huzurlu bir aile iken, suçlanmak bünyeme ağır geldi. Sustum, başımı eğdim. Ama gece, Emre’nin odasına girdiğimde ağladığını gördüm. Dizinin dibine oturdum, “Evladım, ne olur konuş benimle. Dayanamıyorum böyle…” dedim. “Anne, bilmiyorum. Belki de evliliği başaramadım. Onun da çok baskısı var. Ben çocuk istiyorum, o kariyerini düşünüyor, hala iş değiştirdiğimi ailesine açıklayamadım. Onu mutlu edemiyorum, seni de üzmek istemiyorum,” dedi. Titrek bir sesle. O an sarıldık; Emre’nin gözyaşları yüzümü ıslattı.

Yıllarca oğlum için doğruyu ya da yanlışı tek başına bulabileceğimi sandım. Şimdi ise, hayatım boyunca ilk kez bu kadar çaresizim. Emre’ye akıl vermek isterken, kendi suskunluğumun içinde kayboluyorum. Derya ile geçen her gün, gerilimin dozu biraz daha artıyor. Geçenlerde, bizim evde yenecek bir akşam yemeğinden sonra Derya masada kaldı, kadın kadına konuşmak istediğini söyledi. Nefesim sıkıştı. “Biliyorum, bana mesafeli davranıyorsunuz. Ama sizin oğlunuz, benim de eşim. Onun üstüne gitmeyin lütfen. Ben de mutluluğu arıyorum. Ama aynı evde iki farklı aile hayatı yaşayamam. Destek olun bize,” dedi. Bakışlarımız birbirine değdi. Bir yanda oğlumdan vazgeçemezken, öte yanda onun karısı olan bu kadınla bir yol bulmam gerektiğini anladım.

Arkadaşlarım bana gelininle aranı düzelt, yoksa oğlun kaybolur derken hak vermek istiyorum. Ama en çok Emre’nin ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Koca bir şehre kök salmış ailemiz, bu krizle harabeye döndü. Evde televizyonun sesi açıldıkça, gerçekler daha da sessizleşiyor. Emre işte daha çok kalmayı tercih ediyor, Derya kendi dünyasına çekiliyor. Kendimi çoğu akşam mutfakta eski fotoğraflara bakarken, sessizce ağlarken buluyorum. “Bir anne kaç noktada yanlış yapar?” diye defalarca soruyorum kendime.

Bir pazar sabahı, annemi ziyarete gittim. Onun yıllanmış elleriyle açtığı yufkaları, çocukluğumdaki sıcacık evi hatırladım. Kendi oğlumla aramda buzdan bir duvarın olması, eski günlerin huzurunu sorumluluğa çevirmiş gibiydi. Anneme sordum, “Senin gelininle hiç böyle sorunların oldu mu?” O, çayından bir yudum aldı, gülümsedi: “Kızım, her evin derdi bitmez. Sen yeter ki oğlunun yanında olduğunu belli et. Onlar ister kavga etsin, ister barışsın, senin kalbin sabit. Senin sevgini unutmaz o, merak etme,” dedi. O an hafifledim. Emre’ye daha çok destek olmam gerektiğini, onun tercihlerine saygı duymam gerektiğini anladım.

Bir gün, her şeyin bittiğini sandığım bir akşamüstü Emre beni aradı. “Anne, konuşmamız lazım,” dedi, sesi titriyordu. Evde buluştuk. Zorlukla, utana sıkıla “Ben… belki bir süre sizde kalsam?” dedi. Kalbim ağzıma geldi. Ne Derya’dan vazgeçebiliyordu, ne de o evlilikte nefes alabiliyordu. Tek istediği bir durak, nefesleneceği bir limandı belki de. Kabul ettim ama geceleri onun yalnızlığını izlemek, anneliğin en büyük sınavlarından biriydi. Bir yandan “Derya nasıl?” diye sorarken, öte yandan oğlumun gözyaşlarına dayanamıyordum. Derya ise aradı bir akşam, “Emre ne olur gel, bu iş daha da büyümesin,” dedi telefonda, sesi titriyordu. Aralarındaki ipler koptu kopacak gibiydi. Müdahale mi etmeliydim, yoksa kenara mı çekilmeliydim?

O gece uyuyamadım. “Bir anne, oğluna ne kadar müdahale edebilir? Sevgiyle yaklaşmak bazen gerçekten çözüm mü, yoksa daha büyük bir uçurum mu açar?” diye düşünerek sabahladım. Sabah Emre’nin kahvaltı için oturduğu sofrada ona baktım, hala küçüklüğündeki gibi mahcup, kırgın, yorgundu. “Evladım, hayat zor. Kimse sana mutluluğun reçetesini veremez. Ne olursa olsun ben buradayım, yanında olacağım. Kararın ne olursa olsun, sana inanıyorum,” dedim, gözyaşlarımı tutarak.

Şimdi, Emre ile Derya boşanma yolunda ilerliyor mu bilmiyorum, ama içimde hep bir umut var. Belki bir gün tekrar konuşabilirim, Derya ile açıkça paylaşabilirim tüm duygularımı. Aile dediğimiz o sıcak yuva, bir arada sevgiyle yeniden kurulabilir mi, bilmiyorum. Ama soruyorum kendime ve size: “Bir anne, nerede susmalı? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız?”