Demir Kalkanın Ardında: Selin’in Sessiz Savaşı
“Yeter be Selin! Bırak peşimi, çocuk olmayı bırak da biraz kendine gel!” Babamın ince, tehditkar sesi hala kulaklarımda çınlıyor. Daha sekiz yaşındaydım. Annem odada kırık camların arasında titrerken, avuç içlerimdi nasırlı yapan hayatın ilk darbeleriyle o gün tanışmıştım. O sabah, büyükşehirde yaşayan, başarılı ve tek başına ayakta duran şu ünlü Selin Çelik’in hayatına giden yolun, ne kadar dikenli olduğunu bilemezdim.
Şimdi, kocaman toplantı odasının ortasında, göğsümü sıkıştıran öfke ve gurur arasında gidip gelen nefesimi toparlamaya çalışıyorum. Hakkı Bey’in gözlerinde bana karşı olan o korkuyu görüyorum. “Yani, Selin Hanım, bu projeye devam etmek için bütün ekip resmen bir hafta boyunca gece gündüz çalışmak zorunda—“ Derin bakışlarla onun sözünü bitiriyorum. Arada sesim titriyor mu, bana mı öyle geliyor? “Burada bahane yok Hakkı Bey. Eğer hedeflerimize ulaşamayacaksak, o zaman hepinizin yeri sorgulanır. Bu kadar.”
İşte ben bu Selin’im. Çalışanlarım bana korkuyla yaklaşırken, sabahları annemin yüzündeki morluğu hatırlayan küçük Selin olarak da kendimden kaçamıyorum. Hiçbir gün eve dönmek istemezdim çocukken. Annem hep “Sabret meleğim, hayat seni acıtmasın diye ben acı çekiyorum,” derdi. Ama hayat kimi zaman onu da, beni de acıyla eğitiyordu. Liseye geldiğimde, babam yoktu artık. Nihayet aniden ortadan kaybolduğunda yüreğimde hem bir rahatlama hem de derin bir boşluk hissettim. Annemin üzerine yüklenen borçlar, gelen hacizler, köhne mutfakta leğende yıkanan çamaşırlarla büyüdüm. Sonra İstanbul’daki üniversiteyi kazandım. Hayatımda, ilk kez kontrolü elime alabileceğim hissine tutundum.
Ama kimse bilmez: Herkes bana “Demir Lady” ya da işte kendi aralarında “Vicdansız Selin” diyor. Hiç kimse, geceleri tek başıma kalıp, ellerim titreyerek eski günleri yeniden yaşadığımı, anneme ulaşamayınca panik atağa girdiğimi bilmiyor. Annem, Anadolu’nun kıyısında küçücük bir kasabada, emekli maaşıyla başını zor sokuyor. Bense, ofiste dik durabilmek için ruhumu kemiren anılara karşı kor gibi bir mesafe koyuyorum. Ama her yeni acımasızlıkla, annemin bana hep söylediği bir cümle yankılanıyor: “Hayat, ya seni döver, ya sen hayatı.”
Bir gün şirkette mesai sonrası tüm ışıklar sönmüşken, Elif odama çekingen bir şekilde yaklaştı. Çoğu kimse gibi o da, bana uzun uzun bakmaya cesaret edemezdi. “Selin Hanım… Sizi rahatsız etmek istemem, aslında bir izin istemem gerek…” Başını öne eğmiş, sesi titrek. O anda, gençliğimde, o kasvetli evde, korkuyla annemin gözüne bakarken kuruntu dolu halim birden canlandı. Kızın titrek haline bakarken, ağzımı yoklar gibi açıp, “Elif, bir sorun mu var?” deyiverdim. Kalbimi, usulca açmak istedim mi, istemedim mi bilmiyorum… Kız, boğuk bir sesle, “Babam hastanede… Ameliyat oldu. Maaşımı önceden alabilir miyim?” dedi. Hiç kimseye göstermediğim bir yanımla gözlerim doldu. Yana doğru döndüm, kendimi topladım: “Bakarız, Elif. İzin al, ama işlerin aksamasına asla izin verme.” dedim. Kızcağız hafifçe başını eğip çıktı. Annesine sarılacağı bir yolu olsun diye, hemen muhasebeye talimat verdim.
Böyle gecelerde, babama ve onun boğuk sesine, annemin acizliğine karşı kendi içimde hak arar gibi, ekibime karşı asla ödün vermeyen, hiçbir hatayı kabul etmeyen, duvar ördüm. Çünkü, en küçük bir boşlukta, hayatta yenilmekle, ayakta kalmak arasında koca bir uçurum olabileceğini biliyorum. Ama bir yandan da, çalışanlarıma birer banka çalışanıymış gibi davrandığımı, onların insanca hallerini ve zaaflarını unuttuğumu düşünmeden de edemiyorum. Bazen sabahın köründe özür dilercesine kendi kendime diyorum; “Selin, acaba sen de iyilikle yönetmeyi öğrenebilecek misin? Yoksa hep korkularınla mı yönetileceksin?”
Yıllar geçti, annemin sağlık sorunları arttı. Arada köye gidip dönüyorum; onu gördükçe içimdeki kırgın küçük kızı yeniden buluyorum. Bir gün annem, ellerimi sıkıca tuttu, “Selin, hayatını bana feda etmene gerek yok. Senin de mutlu olmanı isterim. Yüzün neden bu kadar gergin kızım?” dedi. Sustum. Dudaklarım titredi. Annemin gözlerinin içine bakarken, içimde kırk yıl süren sessiz bir öfke çıktı ortaya. Neden ben hep dimdik durmak zorundayım? Neden kimse bana sarılmadı?
Bazen ofisteki pencereden dışarıya uzun uzun bakıyorum. Avukatlık stajı yaparken bu pencereler bana gökyüzü kadar yüksek gelirdi, şimdi ise içimdeki boşluk kadar dipsiz geliyor. Geçenlerde Emre isminde bir çalışan, toplantı odasında bana karşı çıktı. “Ama Selin Hanım, böyle bir tempoda kimse çalışamaz, ekipte moral kalmadı!” dedi. Herkes dondu, nefesini tuttu. O an içimde iki Selin savaştı: Biri acımasız olan, diğeri ise çocukluğunu şefkate aç Suskun Selin. Sertçe cevap verdim: “Moral mi? Hayat insana hiç moral veriyor mu, Emre Bey? Benim için sonuç önemli. İstiyorsanız gidebilirsiniz…” dediğimde, odadaki havada bir buzdan kılıç indi sanki. Emre sessizce çıktı. Sonra odada tek başıma kalınca, gözyaşım masama düştü bilmelerini istemedim. Düşünmeden kendime soruyorum, “Seninle gerçekten iyi bir yönetici mi oldum, yoksa insan olmayı mı unuttum?”
O gece annemi aradım. Sesi kısık, yorgundu. “Selin, çok çalışıyorsun yavrum, ama kendine de acıma. Mutluluk, kimseyi ezmeden de çoğalır. Kimse asla kimseyi ezmemeli. Sen de baban gibi olma.” diyor. Donup kaldım. Annemin, yıllarca babamı savunmaya çalıştığını, beni sürekli alttan almam gerektiğini söylediği günleri hatırladım. İçimden yükselen öfkeyle sesimi zor tuttum. “Ben kimseyi ezmeye çalışmıyorum anne. Ben sadece hayatta ezilmemek için savaş veriyorum.” dedim. Ama gerçekten öyle mi?
Geçmiş, beni benden çalıyor. Başarılı bir iş kadınıyım, evet. Ama geceleri başım yastığa düştüğünde, annemin titrek ellerini, kendi titreyen ellerimle kucaklamayı hayal ediyorum. İçimde, hâlâ o sekiz yaşında, odasında fırtınalara dayanmak zorunda kalan bir kız çocuğu var. Birine güvenmeyi, yumuşak, insanca bir tebessümle sabaha uyanmayı, omuzumda biri olsun istemeyi hâlâ bilmiyorum. Çünkü korkuyorum: Bir an için bile yumuşak olsam, hayat o aç kurt dişleriyle beni parçalayıp yok eder.
Belki de hayatın bana verdiği en büyük sınav, başarıyı yalnızken taşımakmış.
Sizce çocukluğumuzda yaşadıklarımız bizi sonsuza kadar böyle demirden kalkanlara mahkum eder mi? Yoksa, bir gün insan kendi acımasızlığından da kurtulur mu?