Ateş Hattında: Annem ve Kayınvalidem Arasında Sıkışıp Kaldığım Hayatım

“Sinem, ben sana diyorum bak, bu masa örtüleri hiç olmaz. Nasıl olacak bu böyle? İnsan kırmızı masa örtüsüyle düğün mü yapar?” Annemin sesi salondan yankılanıyordu. O an içimde bir yerler düğümlendi. Birinci katta babamın eski radyosu cızırtılı bir türkü çalarken annemin her kelimesi beynime çivi gibi çakılıyordu. Ben iki haftadır her akşam başka bir tartışmaya tanıklık ediyordum. Tam annemi ikna etmeye çalışırken, telefonum titredi. Ekranda “Hanife Kayınvalide” yazıyordu, ve içimdeki huzursuzluk bir kat daha arttı.

Henüz Nihat’la evlenmeye karar vermiştik ama daha şimdiden iki aile arasında bir savaş başlamıştı. Ben ise bu savaşta ne taraf olabilecektim ne de tarafsız kalabilecektim. Hanife Teyze —ben ona Hanife Anne demeye henüz dilim varmıyordu— daha ilk günden son sözü söylemek isteyen, otoriter bir kadındı. “Sinemciğim, ben Nihat’ın annesiyim. Onun en mutlu gününde her şey mükemmel olmalı… Misafirlerimizin arasında eksik, gedik istemiyorum, canım… Şu davetli listesine bir daha bakalım bence,” dedi soğukkanlı bir ısrarla.

İki liste, iki oturma planı, iki gelinlik modeli… Gece yarılarına kadar süren tartışmalar. Her seferinde Nihat’la odamıza çekilip, “Biz ne olacağız?” diye konuşurken buluyorduk kendimizi. Nihat da her defasında “Biliyorum, çok zor… İki tarafta en iyisini istediğini sanıyor ama aslında bizi düşünüyorlar mı?” diye hayıflanıyordu. Ben o gece gözyaşlarımı yastığıma sildim. Şehrin üstüne çöken nem gibi, kayınvalide ve annemin gölgesi de ruhumun üstüne oturmuştu.

Düğün günü geldiğinde gökyüzü griydi, sanki göğsümdeki ağırlığı yansıtıyordu. Gelin odasında makyajım yapılırken, annem yine çıkıp “Sinem, kirpiklerin fazla uzun olmuş. Ne gerek var bu kadarına? Sen doğallığınla güzelsin. Benim kızım abartılı şeye ihtiyaç duymaz,” dedi. O an makyajcıyla göz göze geldik, ikimiz de ne yapacağımızı bilemedik. Tam bu sırada kapıdan Hanife Kayınvalidem içeri girdi. O da anında yüzümü inceledi, “Ayy, Sinem çok renkli olmuşsun, tam da benim istediğim gibi, bak ne güzel. Aman, ellerinize sağlık,” dedi. Annem dişlerini sıktı, ben kalbimde bir yumruyla oturdum. Küçücük bir odada iki kadın ve ben, bir fünyenin ucunda yaşıyorduk. Göz göze gelmemeye, ses tonu yükselmesin diye ortamı yumuşatmaya çalışıyordum.

Düğün salonuna girdiğimizde sanki iki takım halinde karşı karşıya dizilmişlerdi. Annem akrabalarının başına yavru aslan gibi çökmüş, kimseye laf söyletmiyordu. Hanife Kayınvalidem ise hızını alamamış, masaları tek tek dolaşıyor, herkesle tek tek ilgileniyor, eksikleri not ediyordu. Ben arada mekik dokuyordum; birinden çay isteği geliyordu, öbürü orkidelerin yerine güller konduğu için sitemliyordu. Yüzümde donuk bir gülümseme ve nabzım 120. Nihat, benim yanıma gelip fısıldadı, “Sinem, dayanacağız… Bugün geçecek, ben yanındayım.” O an sevgisini ve çaresizliğini bir arada hissettim. Düğün fotoğraflarında en çok yüzümün arasındaki ince çizgiye dikkat ettim sonra: ne tam mutlu, ne tam huzursuz.

Düğünden sonraki ilk Kurban Bayramı sorundu: Hangi aileye ilk gidilecek? “Tabii ki bize gelsinler!” dedi annem kahvaltı sofrasında. “Olmaz, önce Nihat’ın ailesine gideceksiniz, öyle adet,” dedi Hanife Kayınvalidem telefonda. İkisine de kırılmasınlar diye o akşam eve döndüğümde kendimi sessizce nezle olmuş gibi hissettim. Nihat da aynı şeyleri yaşıyordu, sorduğunda sadece güldü ve “Değmiyor Sinem, bırak, akışına bırak,” dedi. Ama ben bırakacak gibi değildim, ikisinin arasında kalmak vicdanımda paslı bir bıçaktı, ağır ağır kanatıyordu.

İlk sene bitmeden kayınvalidemin evinde, mutfakta elim yanınca, Hanife Kayınvalidem “Senin annen hiç mi ev işi öğretmedi?”>< deyince, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır sessizce idare eden Sinem o an parçalanıyordu. O gece Nihat’a her şeyi döktüm. Gözlerimden yaşlar aktığında Nihat kollarını açtı ama cevap veremedi. Çünkü o da ebeveynleriyle yüzleşmekten korkuyordu.

Bir süre anneme gittim. Annem beni sessizce sardı, “Kızım, sana haksızlık ediyorlar orada, sen benimsin, kimselere boyun eğme,” dedi. Öte yanda Nihat’sız geçen günler içimi kemirdi. Onu suçlayamıyordum, ama annesine karşı da koruyamıyordu beni. Herkes kendi doğrusunu bana dayatıyor, benim fikrim, arzum, duygum hiçe sayılıyordu. Herkes sadece ‘anne’ veya ‘kayınvalide’ olarak değil, ‘otorite’ gibi davranıyordu.

Bir gece Nihat kapıda belirdi, yüzü solgundu. "Sinem, sensiz olmuyor," dedi. Sarıldık. Ertesi gün, iki aileyi aynı sofrada buluşturmaya karar verdik. Masada annemle Hanife Kayınvalidem biri çay, biri börek uzatıyor, aslında dil ucuyla savaşıyorlardı. Bir anlık sessizlikte söz aldım: “İkimizin de bir hayatı var; ben Sinem’im, birinin kızı, birinin gelini… Beni kendi oyununuza çekmeyin, ben kendi yolumu da bulmak istiyorum.” Masadakiler şaşırdı. Bir müddet sessizlik oldu. Sonra Hanife Kayınvalidem, “Belki de en doğruyu Sinem söyledi,” dedi ve ilk kez “Kızım” dedi bana. Annem ise gözleri dolu dolu kafasını salladı.

İlk defa kendi yerimi bulmuştum; ne onların arasında kopuk ne de birinin yanında gölgede… Yine arada kalmalar olacak, yine anlaşmazlıklar çıkacak belki. Ama artık kendi sesimi bulduğuma inanıyordum.

Şimdi bazen geriye dönüp bakıyorum da; annem ve kayınvalidem arasında sıkışıp kalmak mıydı derdim, yoksa kendimi ifade edememek miydi? Sahi, siz asla memnun edemeyeceğiniz insanları mutlu etmeye çalışırken, kendiniz olmaktan vazgeçtiniz mi?