Bir Milyoneri Ağlatmak: İstanbul’un Soğuk Günlerinde Umutsuz Bir Kızın Hikayesi

“Ne tuhaf değil mi?” diye fısıldadım, mezar taşlarının önünde eğilmişken. Annemin adını parmaklarımla okşayarak silmeye çalıştığım kar, sanki son yıllarım gibi, ne kadar uğraşsam da ardımdan erimiyor, çözülmüyordu. “Anneciğim, yine geldim. Babamı senin yanına koymalarının üzerinden kaç sene geçti? Siz gittiniz, ben burada İstanbul’un kucağında yalnız kaldım…”

Ayak sesleri karın üzerinde cızırdayınca irkildim. Bir anda soğuğun da, geçmişin de içime işlemiş acısının ortasında başımı kaldırdım. Karşıda, siyah bir kaban içinde, eldivenlerini asla çıkarmayan yaşlı mezarlık görevlisi Yakup Amca’yı gördüm. “Annemin dualarını eksik etmem, Yakup Amca…” dedim, bozulan moralimi belli etmemeye çalışarak. Gözüm, cebimdeki son metal paraya takıldı. “Son paramı da getirdim, mezarı temizletmeye param yetmeyecek bu defa…” içimden geçirdim. Oysa aslında tek derdim mezarı değil, hayata karşı da çok yorgundum.

Babam trafik kazasında öldüğünde dokuzuncu sınıftaydım. Annem ise onsuzluğa dayanamayacak kadar hassastı. İki yıl sonra, kemoterapinin zorlu günlerinde bir gün bana, “Sakın bu şehirde umutsuz kalma. İnsan kalbinin büyüklüğünü acı kadar öğrenir” demişti. O sözler, bugün bile kulağımda yankılanıyor, ama ben acının içinden büyümeyi beceremedim. Çünkü İstanbul’da, yetim bir kız olarak hayata tutunmak, romanlarda okuduğum cesur kadınlar kadar kolay olmadı.

İki yıl boyunca çeşitli işlerde çalıştım: Zeytinburnu’nun soğuk atölyelerinde parça başı dikiş diktim, okulu bırakmamak için geceleri çaycılık yaptım, kadıköy’de bir kuruyemişçide tezgâh arkasında güler yüzle ‘hoş geldiniz’ demeye çalıştım. Ama evimiz yıkıldı, annemin yadigârı sarı sehpayı, eski kitaplarını bile satmak zorunda kaldım. İstanbul insana neler çaldırıyor, neler öğretiyor… Öz baban yoksa, annen yanında değilse, hayat bambaşka yüzünü gösteriyor.

Bir gün, hayatımın tam ortasında, Beyoğlu’nda yağmurlu bir akşamda, karşılaştım Onur’la. Anneciğim, mezar taşına anlatamayacağım kadar şaşırtıcı bir hikaye başlamak üzereydi. O gün kuruyemişçiden çıkıp eve yürürken, cüzdanımı düşürmüşüm. Bir adam, pahalı paltosuyla yanıma yaklaştı. “Hanımefendi, bu sizin mi?” dedi. Elinde cüzdanımı tutuyordu, gözlerinde tuhaf bir tedirginlik vardı. Teşekkür edip hızlıca cüzdanı alırken, insanın yüzündeki yorgunluğa ne kadar alışırsa alışsın, bir an duraksadım. İçimde bir huzursuzluk… O akşam eve dönmek istemedim; bir kafeye girdim, görünmez bir köşede ağladım.

Onur’u ertesi hafta tesadüfen bir ihtiyaç bankasında gördüm. Elinde lüks bir telefon vardı, ama yardıma gelenlere çaktırmadan paket taşıyordu. Kısa sohbetlerde öğrendim ki, şehirde ün salmış bir iş insanının oğluydu. Ama o, baba mirasına sırtını dönmüş, kendi yolunu arıyordu. Hayatta en korktuğu şey, parasız biri gibi görülmekmiş. Ne ironik… Ben açlığın utancını taşırken, o zenginliğin utancını taşıyordu. Birbirimizi anladıkça, hayatlarımızın çatışmasını da daha çok hissettik.

İstanbul’un kaosu arasında birbirimize tutunduk. Birlikte vapura binip Adalar’a giderken derin iç konuşmalar yaptık; ben çocukluğumun sıcak günlerinden, Onur babasının soğukluğundan bahsederdi: “Para her şeyi almıyor,” derdi, “Hiçbir şeyi de geri getirmiyor.” Onur’la geçirdiğim günlerde aşkı tatmaya mı cesaret ediyorum, yoksa yoksulluktan kısa bir kaçış mı arıyorum, bilemiyordum.

Bu şehirdeki herkes gibi, bizim de sırlarımız vardı. Onur’un ailesiyle ilgili sıkıntıları büyüktü. Babası, Ahmet Bey, sektörün büyüklerinden biri; disipliniyle, acımasızlığıyla nam salmış. Oğlunun yoksul bir kızla vakit geçirmesini kabullenemiyordu. Bir akşam evlerinin girişinde, Onur bana babasının odasında geçen tartışmayı anlattı:

“Baba, Anılara sahip çıkmak, insan olmaktır!”

“Başarı böyle duygularla gelmez, Onur! Sevdan da, acın da kimseyi doyurmaz!”

Evin kapısında bu sözleri düşündüm. Sabaha kadar yatağımda, “Ben hayatta neyi seçebiliyorum?” diye tekrarladım. Onur, zamanla bana doğruyu söylemediğini de itiraf etti: İstediği kadar babasının servetinden kaçmaya çalışsa da, paranın gölgesi hep üzerine sinmişti. Kaçamıyordu.

Gündüzleri yine atölyede çalışıyor, akşamları onunla buluşuyordum. Bir gece, kontörüm bittiği için annemle babamın mezarını arayamadığım bir rüyada Onur’u gördüm. Elini tuttuğum halde, soğuk bir mezarlığa doğru yol alıyor, sonra birden elini bırakıyordu. Uyandığımda, içimde korkunç bir kaygı vardı. Bir gün zenginlik, bir gün yalnızlık… Hangisi gerçek benimdi?

İstanbul’un dar sokaklarında, ailemin hayalini üzerime giymiş gibi taşıyordum. Onur’la her adımda daha çok yakınlaştık; ama herkesin gözü üzerimizdeydi. Günlerden bir gün, atölyedeki arkadaşım Gülcan bana “Bu adamın ailesi seni asla kabul etmez. Kendini yorma Zeynep,” dedi. Zeynep. İşte ben… Cevapsız kalan, hayalleri bile yarım bırakılmış bir Zeynep. Fakat Onur’dan vazgeçemedim. Bir gün ona, “Annemi kaybettiğimde içime büyük bir boşluk düştü. Seninle birlikteyken sanki o boşluk biraz olsun kapanıyor,” dedim. Bana sarıldı. “Seninle her şeyden vazgeçerim,” dedi. Ama gerçek o kadar kolay olmuyordu.

O yazın başında, Onur babasının şirketinde ortaklık yapmaya ikna edildi. Ya benimle sevdiği hayata dönecek, ya da ailesinin gölgesi altında yaşayacaktı. Babasının ofisine son kez gittiğimizde, tırnaklarım avuçlarımı çizdi. “Kızım sen bizim çevremize uygun değilsin,” dedi Ahmet Bey, bana hiç bakmadan. Onur ise çaresizce elimi tuttu. “Zeynep, birlikte mücadele edersek yeneceğiz bu savaşı,” dedi. Ama biliyordum, insanlar paralarını ve kurallarını benden daha çok seviyordu.

İstanbul’un ortasında, her şeyin üstünden bir yıl geçti. Annemle babamın mezarına yine kar yağdı, yine aynı çaresizlikle yanlarında dua ederken gözümde bir damla yaş… Kendime şunu soruyorum: Hayatta insan, aşkı ve anılarıyla mı yaşar, yoksa şartlara boyun eğip kendi hikayesini yarım bırakmaya mı mahkûmdur? Sahi, siz hiç kendi hikayenizi, ailenizden, gerçeklerden ve aşktan vazgeçmeden sonuna kadar yazabildiniz mi?