Bir Düğün Hayali, Bir Aile Kabusu: Paramız ve Gururumuz Arasında Kalan Mutluluk
Annem yıllar önce bana, “Bir kızın evliliği, bir annenin ikinci doğumudur,” derdi. O anı yaşadığımda, kızım Hande’nin gözlerindeki heyecanı gördüğümde, annemi daha iyi anladım. “Anneciğim,” dedi Hande, akşam yemeğinde tabakları kaldırırken, “Suat bana evlenme teklif etti! Kabul ettim!” Elleri titreyerek yüzük parmağındaki pırlantayı gösterdi. Bütün ev, birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, coşkulu sevinç çığlıklarıyla yankılandı. Eşim Erdal, gözleri dolu dolu kızına sarıldı. O anda, koridordan gelen kahkahaların asla solmamasını diledim.
Fakat bir tek akşamda işler değişmeye başladı. Düğün hazırlıkları, umduğumun aksine, bir rüya değil bir sınav oldu bizim için. Herkesin bir fikri vardı ve hiçbiri birbirini tutmuyordu. Erdal bir kez, “Kızım, bu kadar sade bir düğün olur mu? İnsan bir kızını bir kez evlendirir. Şanına yakışır olacak,” dediğinde Hande’nin yüzü gölgelenmişti. Oysa onun hayali, küçük bir sahil kasabasında, en yakın arkadaşlarıyla yapılacak şık ama sade bir kutlamaydı.
İlk büyük kavga çeyiz alışverişinde patladı. Suat’ın annesi Münevver Hanım, “Bizim ailede çeyiz eksik olmaz,” deyip alışveriş listesini önüme koyduğunda içim daraldı. Liste sonsuz gibiydi: danteller, tüller, çatal-bıçak takımları, nevresimler, ütüler… Eşim alışveriş sırasında kartı uzatırken bile, bakışlarındaki gerginliği fark ettim. Hande’nin içi ise içine hiç sinmiyordu. Akşam evde, kapı kapandıktan sonra, kızım sessizce ağlıyordu. Yanına oturduğumda başını omzuma koydu; “Biz Suat’la böyle şeyleri konuşup anlaşmıştık, neden kimse bizi dinlemiyor?” dedi. Ben de sessizce onun saçını okşadım. Ne yapabilirdim ki? Bir yanım ona hak verirken, diğer yanım ailesinin gururunu incitmemeye çalışıyordu.
Ertesi hafta, düğünü kimin ödeyeceğiyle ilgili kriz yaşadık. Erdal, “Ben kızımın düğününü kendim yapmak isterim,” dedikçe, Münevver Hanım, “Bizim oğlanı evlendiriyoruz, siz oturun, her şey bizden!” diye diretiyordu. Bu çekişmenin ortasında Hande ve Suat’ın sesleri çıkmıyordu artık. Bir akşam yine sofrada tartışma büyüyünce, Hande dayanamadı: “Ben düğün istemiyorum! Yeter artık! İkiniz de gurur yaptınız, arada biz eziliyoruz!” deyip ağlayarak odasına kapandı. Suat’ın telefonu susmadan aradı beni; “Teyze, Hande telefona bakmıyor, ne olur aramız iyi kalsın, annemle babamı ne olur yatıştırın.”
Bir süre sonra her iki aileden “Ne derler?” sorusu yükseldi. Mahallede, iş yerinde, kuaförde herkes bir şey dedi: Damat az para koymuş, gelin şu marka takımı eksik almış… Türkiye’de dedikodu aileden önce gelir bazen, o kadar iyi biliyorum ki bunu. İşte o zaman, içimde bir şeyler kırıldı: Bir düğün için, insanlar birbirlerinin mutluluğuna neden böyle kambur olurdu? Esasında mesele sadece para değildi. Daha büyük birşey vardı: Gururumuz, gösterişimiz, kimsenin el aleme karşı “az” görünmek istememesi…
Düğüne iki hafta kala, annemle mezarlıkta uzun bir sessizlikte oturdum. “Senden öğrendiklerimi boşa mı harcadım, anne?” diye fısıldadım. Eskiden gelin çıkaran mahalle evinin önünde halaylara karışan bensem, bu sefer kendi kızımın mutluluğu için çırpınan biriydim. Erdal geceleri sigaraya sardı, ahşap balkonda tek başına saatlerce kaldı. Bir akşam ona, “Ne olur daha fazla gurur yapma, bırak kızımız huzurla evlensin,” dedim. O da sessizce başını öne eğdi: “Alışmışım, Hatice… Kendimce, iyilik yapıyorum sandım. Ama belki yanıldım.”
Düğüne bir hafta kala, büyüklerimizden biri aramızdaki küskünlüğü fark etti ve herkesi bir sofrada topladı. Orada ilk kez her şey ortaya döküldü. Münevver Hanım gözyaşlarıyla, “Oğlumu büyütürken tek hayalim mutlu bir gelin alsın, güçlü bir aile kuralım oldu. Her şey mükemmel olsun istedim. Ama galiba bu yükü size de, çocuklara da fazla yükledim,” dedi. Ben ise, “Hayatımın en güzel gününü acıya boğduk, ister misiniz? Bizi birbirimize düşüren para dertleri, başkalarının ne diyeceğiydi,” dedim; sonra Hande’yi kendi yanıma çağırıp, “Sen hangi düğünde mutlu olacaksan, öyle yap!” diye sarıldım.
Ve o gün, ilk defa iki aile birbirinin gözlerinin içine baktı, kalpten konuşabildi. Erdal ve Münevver Hanım birbirlerinden özür dilemeye cüret edebildi. Günlerce süren gerilim, ilk kez tebessümle çözüldü. Hande ve Suat hayatlarının en güzel kararını, bu defa kendileri vererek aldı: Hayalini kurdukları gibi, sade bir düğün, samimi bir yemek ve birbirine bağlı iki aileyle kucaklaştılar. Düğün günü gözyaşlarım, mutluluk ve hüzün arasında asılı kaldı. Hatırlıyorum, elimi Hande’ye uzatırken, ona şöyle demiştim: “Paradan, gururdan, adetten daha büyük bir şey varsa, o da iç huzurudur kızım. Ama senin huzurun benim en büyük duam.”
Bazen kendi kendime, “Gerçekten, bir düğün kaç kalp kırıklığını göze almaya değer? Mutluluğumuzu düşünürken, çoğu zaman birbirimizi en çok yoranlar yine biz, ailemiz olmuyor muyuz?” diye düşünürüm. Siz hiç başkasının mutluluğu için kendi içinizden vazgeçmek zorunda kaldınız mı?