Ailem Parazit Mi? Sonunda Sınır Koymak

“Yeter artık Emine! Bugün ablam aradı, bu haftasonu onlar da gelmek istiyormuş. Geçen hafta annemlerdaydı… Ne zaman yalnız kalabileceğiz biz bu evde?” Dedim ki sesim titriyor, duygularım boğazıma düğümlenmiş. Evin girişindeki eski kar küresiyle oynuyordum parmaklarımda, içimde fırtınalar koparken. Yeni aldığımız evin sıcaklığı henüz duvarlara işlemiş sayılmazdı ama, içeri adım atar atmaz üstümüze çöken bir huzur vardı… en azından öyle olmasını umarak girmiştik kapıdan ilk gün Emine’yle. On yıl boyunca krediyle, biriktirerek, her şeyden kısarak hayalini kurduğumuz eve nihayet kavuşmuştuk. O gün Emine bana sarılmış, “Bak” demişti, “burası bizim, sadece ikimizin… Her şeyimizle!”

Ama bu mutluluk fazla sürmedi. İlk taşındığımız hafta, annemin başlattığı o uğursuz zincir mesaj geldi: “Kızım, evi görmeden olmaz, Ayşe de gelir sizinle hafta sonu kalmaya. Siz de ne çok büyük bir ev almışsınız!” Ertesi gün, babam bütün köyden herkesi aramış gibi, “Yavrum sofralarınız ne güzel olur, eviniz ne güzelmiş, bir yesek içsek sizde…” diye başladı. Kapımız resmen belediye otobüsüne dönmüştü. Kuzenler, amca çocukları, teyzeler… Herkes torbalar, battaniyeler, çocuklarla çıkıp geldi. İlk başlarda Emine’nin sesi çıkmadı, “Ailedir, çekilir,” dedi. Ben de öyle düşündüm, sonuçta onlar da bizim için yıllarca fedakârlık etti. Ama iş öyle bir noktaya geldi ki, bir hafta da evde yalnız iki gecemiz yoktu. Herkes kendi eviymiş gibi, mutfakta Emine ne yaparsa karışanlar, çocuklar ortalığı dağıtanlar, sabahın sekizinde salonun ortasında televizyon açanlar…

Bir gece, saat ikiye yaklaşırken Emine gözyaşlarını gizlemeye çalışarak yanıma sokuldu. “Bu iş böyle gitmez, Harun,” dedi. “Yoruldum. Misafir eve gelir, baş üstüne ama her hafta aynı şey, hayatımız kalmadı. Sabah kalkıp işe gitmek bile eziyet. Evde kendi odamızda bile rahatsızız.”

Bana bakışı, yıllardır biriktirdiği kızgınlığın ve kırgınlığın karışımıydı. Ben de yorgundum. Ayda bir içeriden kilitlediğimiz yatak odamız, sığınağımız olmuştu. Emine gözyaşlarını silip kalkarken, “Bir şey yapmazsak evliliğimiz bitecek,” dedi, “kendimize ait bir şeyimiz bile kalmayacak.” O gece sabaha kadar uyumadım. Evin duvarlarına bakarken kendime sordum: Nasıl insan böyle kendi ailesine sınır koyar? Ama bir yandan, bizim evliyken gerçek ailemiz ben ve Emine değil miydi?

O sabah iş yerinde telefonum çaldı. Ablam – Melahat – arıyor. “Harun, bak bu cuma geliyoruz, bilgin olsun. Çocukların da biraz İstanbul’u görmeye hakkı var!” Kendime bir kahve koymak için mutfağa gittiğimde elim titredi. “Ablacım, Emine de ben de çok yorulduk, biraz yalnız kalmak istiyoruz,” diyemedim. Bunun yerine, “Peki, kaç kişi geliyorsunuz, ne getireyim alışverişten?” dedim – istemsizce.

Emine akşam eve geldiğinde yüzünden düşen bin parça. Hiçbir şey demedi. Oturma odasında kalabalık ailesine kavuşmanın mutluluğu denen şeyin kırıntısı yokdu artık evde. Yavaşça koluma dokundu: “Onlara söylemeliyiz, artık yeter. Çok oldu, biraz kendimize zaman lazım.”

Akşam yemeğinde sofraya oturduk, ikimizin arasında anlaşmış cesaretsizlik vardı. O gece, çayın ikinci bardakta soğumasına fırsat vermeden Emine gözlerini kısarak bana baktı: “Söylemezsen, ben söylerim. Birimiz bu yükten kurtulacak, Harun!”

Kendime bir an güç toplayıp mutfaktaki telefonun rehberine ablamın adını yazdım, tuşladım. Nefesim daralmış, dizlerim titriyor. Melahat “Alo, Harun?” diyor, sesinde sabırsız bir heyecan. Donup kalıyorum. “Ablacım, Emine’yle konuştuk. Çok yorgunuz, bu hafta sonu gelemeyin. Aslında bir süre lütfen gelmeyin. Evimiz bizim için artık, biraz dinlenmemiz lazım. Sizi çok seviyoruz ama, bu düzen bizi yoruyor. Anlayış göstermeni istiyorum.”

Kısa bir sessizlik. Sonra Melahat’ın kırgın sesi: “Demek öyle… Yani şimdi misafiri, aileyi istemiyorsunuz he? Ne oldu, Emine mi doldurdu seni? Neyse, demek herkes kendi başının çaresine bakacak.” Sanki kalbimden bir şey kopuyor. “Ablacım, öyle değil…” Başka ne diyebilirim? Telefon kapanıyor.

O gece Emine sessizce yanıma kıvrıldı. Ellerim buz gibi. “Kötü oldun değil mi?” diye fısıldıyor. “Evet,” diyorum, “ama ilk defa sanki bizden bir şeyler için özür dilemek zorunda değilim.”

Ama bu iş hemen bitmiyor. Annem üç gün sonra arıyor, “Oğlum, yenge bir şey mi yaptı size? Herkes konuşuyor. Biz sana evvelden ne dedik Harun, bu kızı alırsan uzaklaşırsın diye… Sana sığınacak bir kapı lazımdı. Emin ol, bir gün bu laflarımı hatırlarsın!” Duyduklarımın ağırlığı altında eziliyorum.

Emine bir gün eve yorgun argın geliyor. İşyerinde de arkadaşları, “Ailenden uzak durmak iyi bir şey mi sence?” diye sormuşlar. Gözlerinde umutsuz bir boşluk. Tahammül kalmamış. Geceleri sessizce ağladığını düşünüyorum bazen.

Bir bahar sabahı, pencereden dışarı bakarken kuşları izliyorum. Komşumuz Nurten Abla, bahçede çamaşır asıyor. O da zamanında ailesinden benzer şeyler çekmiş. Balkona çıkıp “Nurten Abla, insan kendi ailesine sınır koymayı nasıl becerir?” diyorum. O da bana bakıp, “Evladım, insanın ailesi belli bir yere kadar uzanır. Kendi sınırını koruyamazsan, hayatın da ailene benzer.”

İçime bir huzur yayılıyor. O gün Emine’yle birlikte çayın başında karar alıyoruz: Yalnız yaşayalım, yeniden başlayalım, küs de olsak doğru bildiğimizi koruyalım. Söylemesi kolay, yaşaması zor. Ama yavaş yavaş işler düzeliyor. Ailem haftalarca aramıyor, akrabalarla ilişkimiz soğuyor; ama ilk defa yıllar sonra evimizde sadece ikimizin sesi yankılanıyor. Akşam eve döndüğümde Emine’nin yüzü gülüyor, ben pazardan çiçek alıp geliyorum. Her şeye rağmen, hayat biraz bizim oluyor.

Şimdi dönüp bakınca, “Aile olmak ne demek gerçekten?” diye düşünüyorum. Herhangi bir sınır koyunca hemen kötü, bencil mi oluyoruz? Yoksa asıl bencillik, sevdiklerinin hayatına sadece kendi rahatını düşünerek karışmak mı? Sizce bir evin kapısı nereye kadar açık olmalı?