“Hanımefendiler, beyefendiler, işte size kız kardeşimin gelecekteki fakir kocası!” Düğün salonunda bir kahkaha yankılandı ama dakikalar sonra tüm salonu sarsan bir gerçek ortaya çıktı

“Hanımefendiler, beyefendiler, işte size kız kardeşimin gelecekteki fakir kocası!” Nurdan’ın tiz sesi ve ardından yükselen kahkahası düğün salonunda yankılandığında, kendi nikah törenimde başıma böylesine bir utanç geleceğini rüyamda görsem inanmazdım. Yüzümde donuk bir gülümseme, avuçlarımda ter damlalarıyla, gözlerimi etrafta gezinirken, annemin sessizce dudaklarını ısırdığını gördüm. Salonun kristal avizeleri altındaki ışıltı, aslında sadece üzerimize çöken utancın donuk bir yansımasıydı. O an, yıllardır içimde beslediğim, toplumun ve ailemin bana dayattığı yargılarla büyüyen ezikliği iliklerimde hissettim.

Tüm ömrüm boyunca hep kenarda kalmış, ablam Nurdan’ın gölgesinde, başarısızlık ve yoklukla anılmıştım. Üniversiteyi zor bela bitirdiğimde iş bulamadım; babam “Evladım eline bir altın bilezik al” diyecek ama ben, hayalini kurduğum edebiyat okumak isteyince “Yazarak karın mı doyacak?” diyen anneme hak veriyordu. Annem ise başını öne eğip, “Bari kızımız iyi bir evlilik yapsın,” diye dualar ederdi. Ben ise inatla hayallerime tutunmaya, her sabah Kadıköy’deki küçük bir yayınevinde asgari ücretle çalışmaya devam ettim. Yine de içimde, bir gün kitaplarımı yayınlatabileceğim umudu vardı.

Eşim Barış’a ilk defa yayınevine gelen eski bir üniversite arkadaşı aracılığıyla tanıştım. Onun mütevazı duruşu, gözlerindeki samimiyet bana güven verdi. Altında lüks bir araba yoktu, cebinde babadan kalma bir servet taşımıyordu. Ama bana gerçek sevgisini ve inancını vermişti; hayallerime destek olan ilk ve tek insandı. Barış’la evlenme kararımı açıkladığımda, annem “Oğlanın işi ne? Evleri yokmuş diyorlar,” diye tıslarken, ablam ise sosyal medyadaki sahte mutluluk pozları arasında beni aşağılamaktan geri durmuyordu.

Düğün günü gelip çattığında, en yakın akrabalarımızın yüzlerindeki titrek gülüşlerden, sanki bizim hayal kırıklığımız kutlanıyormuş gibi bir his içime oturdu. Nurdan, lafı dönüp dolaştırıp, Barış’ın ailesinin taşrada yaşamasından, kendi sevgilisinin Amerika’daki şirketinden bahsedip durdu. Ta ki o an gelene kadar: “Bakalım, yeni damadımız ailesine ne katacak?” dediği anda mahcubiyetim öfkeye dönüştü. Kolumdan çekip kenara alan annem fısıldadı: “İtibarımız için başını eğ, Nurdan’la tartışma.” Ama o andan sonra sessiz kalamazdım; içimde birikmiş bütün öfkem, yılların biriktirdiği aşağılanmışlığım, utancım ve hayal kırıklığım bir ağızdan konuşmaya başladı.

O an mikrofonun başına geçtim. Herkes bir şakanın devamını beklerken, bozgun bir sessizlik kapladı salonu. Sözlerim boğazımda düğümlendi ama gözyaşlarımı saklamadan konuştum: “Evet, ailemize belki büyük servetler kazandırmıyoruz, Barış’la birlikte zenginliğimiz gösterişli salonlar ya da altın kaplamalar değil. Biz birbirimize olan sevgimizle, inancımızla ve birlikte gelecek kurma azmimizle güçlüyüz. Ben Barış’ın en büyük destekçisiyim. Sizden değil, kendimden utanırdım hayatımı inandığım gibi yaşamasaydım.” Salonda bir uğultu yayıldı. Bazıları kaşlarını çatarken, anneannem gözyaşlarını sildi, babam başını öne eğdi. Devam ettim: “Ancak gerçekleri bilmeden kimseyi yargılamayın. Herkesin ardında bir hikaye var ve ben bugün burada kendim olmaktan gurur duyuyorum.”

Birkaç masa öteden babam hafifçe göz göze geldi benimle; kaç kez bana “Olmaz kızım, bizim mahallede üniversite hayaliyle kimse doymaz,” dediğini düşündüm. Nurdan ise hala kadehiyle oynuyordu, kaşları çatılmıştı, ama sesi çıkmiyordu artık. Barış yanıma geldi, elimi tutup kısık sesle “Seninle gurur duyuyorum” dediğinde, salonun uğultusu arasında onun üstü başı eski de olsa bana bütün dünyadan daha değerli görünüyordu.

O an, gerçek bir şey oldu: Dayım ayağa kalktı, “Benim de yoksul oldum; seni çok iyi anlıyorum,” dedi. Salonda dalga dalga yayıldı sözleri. Kimi masalarda kadınlar sessizce ağladı, bazı akrabalar utançla yere bakarken, kimileri içten bir şekilde alkışladılar. Ablam ise ortamdan sıyrıldı, annemin yanına gidip “Onun derdi hep dikkat çekmek zaten,” dedi ama ilk defa savunmasız bir yüz gördüm onda. Hayatımda ilk defa, birilerinin onayına ihtiyaç duymadan kendi gerçeğimi yaşamıştım.

Düğün gecesinin sonunda, Barış’la evimizin yolunu tutarken, içimde eski yüklerin büyük bir kısmını bırakmıştım. Annem bana sarıldı, “Sen mutluysan ben de mutlu olurum,” diye mırıldandı. İlk defa, ondan içten bir kabulleniş hissettim. Geceyi geç saatlerde Barış’la birlikte, küçük evimize götürdüğümüz çöple karışık hediye paketleri arasında geçirdik; ellerimiz, gözlerimiz ve umutlarımız hâlâ titriyordu. “Her şey bitti mi sence?” diye sordu Barış. Ona sarılıp fısıldadım: “Belki de şimdi başlıyor…”

Bir salon dolusu bakışın altında kendi yolumu çizerken sarsıldım, evet; ama bir an bile vazgeçmedim. Peki siz, hiç kendi içinizde, en yakınınız size en uzak olduğunda, cesareti nereden buluyorsunuz? Hayat, sustuğunda mı başlar, yoksa konuşmaya cesaret ettiğinizde mi?