İki Dünya Arasında: Affedebilir miyim Kardeşlerimi, Gerçekler Ortaya Çıktıktan Sonra?
O gece mutfağımızda hissettiğim sessizlik o kadar ağırdı ki, sanki ekmek bıçağıyla ince ince dilimleniyordu. Dışarıda rüzgâr pencereleri zorlarken, annemden kalan çaydanlık ocakta kaynıyordu ama benim elimdeki bardak titriyordu. Nihat içeri girip başını önüne eğdiğinde, “Elif, konuşmamız lazım,” dedi. Sesi yorgun, neredeyse yabancıydı.
Buz gibi bakışlarla yüzüne baktım. “Ne oldu Nihat? Yine hangi sırrı saklıyorsun benden?” diye sordum. Gözlerimin köşesindeki yaşları gizlemek mümkün değildi artık. O bunun farkında mıydı, bilmiyorum ama içimde büyüyen korkunun farkındaydım; çünkü yaklaşık iki aydır evin içindeki sessizliğin, telefon konuşmalarının yarım kalışının, ailece toplanan sofralardan erken kalkışların sebebini anlamaya çalışıyordum.
Arka odadan gelen ayak sesleriyle birlikte, Nihat’ın abisi Mustafa ve yengesi Gülşen de salona doluştu. Derin bir nefes aldım. Herkesin kendine ait sırrı vardı bu ailede, ama benden başka herkes bu sırların ne olduğunu biliyor gibiydi. “Elif, sana doğru olmayı istiyoruz,” dedi Mustafa. Kendi ailemin yanından gelin olarak bu eve geldiğimden beri ilk defa bana böyle ciddi bir sesle hitap ettiğine şahit oluyordum. Korkum daha da arttı.
Mustafa hiç uzatmadan konuya girdi: “Sen yıllardır ailemizin bir parçasısın, ama aramızda bir gerçek vardı ki, bugüne kadar senden gizledik. Senin bilmediğin… Sanıyoruz artık bilmeye hakkın var.” Gülşen’in eli titrerken, koltuğun ucuna sinmiş ağlamaya başladı. Nihat ise başını eğmiş, bir duvar gibi aramıza mesafe koymuştu.
“Baştan sona anlatmak zorundayız,” diye devam etti Mustafa, “Seni kandırdığımızı düşünmeni istemem.” Konuşmaya başladılar, sözleri içime işlerken, annemin yıllar önce bana ettiği bir nasihat kulağımda yankılandı: “İnsan en büyük yarayı en yakınından alır.” Ama ben bu yaranın ne kadar derin olacağını hiç bilemezdim.
Anlattıklarına göre, Nihat’ın iş yeriyle ilgili ciddi bir borç krizi yaşanmış ve ailesi hep beraber bunu benden saklamış. Asıl darbe ise, o borcun kapanabilmesi için benim adıma kredi çekmiş olmalarıydı. Kimliğimi kullanmışlar ve hiçbir şeyi haber vermemişlerdi. Bir anda dünya başıma yıkıldı. “Benim kimliğimle mi kredi çektiniz?” diye neredeyse bağırarak sordum. Nihat bir şey söylemeye çalıştı, ama boğazında düğümlendi. Gülşen yanımdaki sandalyeye çöküp, “Başka çare kalmamıştı Elif, ne olur bizi anla…” diye fısıldadı. Anlayış ya da merhamet gösterecek halde değildim.
“Beni ailesinden biri yerine borç kapatmanın, hayatlarını kurtarmanın bedeli olarak mı gördünüz? Bana bunu yapmaya nasıl cüret ettiniz?” dedim. Saniyeler süren bir sessizliğin ardından Nihat elimi tutmaya çalıştı, ama hızla geri çektim. Yıllardır süren evlilikte, ne kadar fedakârlık yaptığım, bu ev için ne kadar çalıştığım aklıma geldi. Kimlik bilgilerimle iş çevirmek, üstelik hiçbir şey söylemeden bunu yapabilmek için insanın içinin de kararması gerekmez miydi?
Bütün gece boyunca gözümü kırpmadım. Uykusuzluğun ve ihanetin acısı mideme yumruklar attı durdu. Sabah ezanı okunurken terasa çıktım. İstanbul’un soğuğu tenime işledi. Hayatımı baştan sona düşünmeye çalıştım. Annemin bana çocukken söylediği, “Evlilikte sır olmamalı, en küçük yalan yıllar sonra büyür ve seni yutar,” sözü kulaklarımı tırmaladı. Kendi annem dâhil ailemde böyle bir şeye kimse cesaret edemezdi. Ama ben burada, yeni ailemde, kardeş saydığım insanlardan ihanet gördüm.
Düşündükçe sinirlerim bozuldu. Olur da bir gün bir şey ters giderse, bugün anlatılanlar bana ve çocuklarıma nasıl zarar verecekti? Kimliğimle alınan bir kredi yakamıza yapışır mıydı? Evimiz, arabamız, huzurumuz… Her şey pamuk ipliğine bağlıydı. Onlara duyduğum güvenin altında büyüttüğüm bütün o küçük şüphelerin, içimde bir yanardağ gibi patladığını hissediyordum.
Ailemden kimseye anlatamadım önce. Utanıyor, küçülmüş hissediyordum. Sendelediğim anda annem çıkıp karşıma gelse, belki anlatırdım; ama sesimi çıkaramadım. Kızımı okula götürdüm o sabah, oğlumu öptüm, ama içimde buz gibi bir yalnızlık vardı. Akşam olunca, Nihat tekrar konuşmaya çalıştı ama ben yüzüne bakamadım. “Bir aile, birbirinden böyle mi sır saklar? Bir tek bana yük mü düştü bu evde?” diye söylenirken, cevap veremedi.
Kardeşi Mustafa, bir mesaj gönderdi gece yarısı: “Biliyorum, çok kötüyüz. Ama inan, seni korumak için yaptık. Borçlar büyümüştü, Nihat da psikolojik olarak çökmüştü. Bir tek sensin güvendiğimiz.”
Yine de, bana bütün yükü yükleyip, arkasını dönen, hiçbir sorumluluk almayan bir ailenin parçası olmaktan utanmaya başladım. Aynada kendime bakarken, “Ne ara ben böylesine çaresiz bir insan oldum?” diye düşündüm. Kimliğine, emeğine, adaletine bu kadar mı sahip çıkamaz insan? Belki ben de hatalıydım, belki fazla iyi niyetli ve duygusal davranmıştım. Aile içinde güven, anlayış ve paylaşım gerekir derdik ya, ben ömrümde ilk defa aile kavramından böylesine nefret ettim.
Zaman geçti, Nihat özür diledi, Gülşen defalarca ağladı. Mustafa yüzüme bakamaz oldu. Ama acım, öfkemi yenemezken içimde bir de boşluk oluştu: Affetmeli miyim? Göz göre göre yapılan bu ihaneti görmezden gelirsem, çocuklarıma neyi öğretmiş olurum? Babalarının ve amcalarının yaptığını sindirebilirler mi? Yoksa onlara bir ailede güvenin ne kadar önemli olduğunu, bu güvenin bozulursa her şeyin alt üst olacağını mı anlatmalıyım?
Artık sabahları bir yabancıyla uyanır gibi, kendi evime, mutfağıma temkinle bakıyorum. Alışkanlıklarım tepetaklak oldu. Annemin eski dantelleriyle örttüğüm sehpayı kaldırdım, salonun köşesine karanlık çöktü. İçimde, oraların bir daha aydınlanamayacağına dair ürkek bir his var. Ne kocama, ne onun kardeşlerine, ne de bu olaydan haberi olan diğer aile fertlerine güvenim kaldı.
Gönül isterdi ki bu hikâyede tüm kalbimle affedebildiğimi söyleyeyim. Ama hâlâ düşünüyorum: Bir insan, en yakınlarının ihanetiyle yaşarken tekrar huzur bulabilir mi? Siz olsanız, gerçekten affedebilir miydiniz?..