Bir Babalık Testinin Gölgesinde
“Bence Duru’ya babalık testi yaptırmamız gerekir,” dedi Baran, sesi pamuk gibi yutulmuş, ama boğazıma bir yumruk gibi oturdu. Akşamın sessizliğinde fincandan düşen çayın sesi yankılandı salonda, tıpkı içimin darmadağın oluşu gibi. “Kim için?” dedim, incinmiş bir fısıltıyla, “Sen mi istiyorsun Baran?” O, gözlerini kaçırdı, dudağının kenarını hırsla ısırdı. “Ben… Annem. Anne emin olamıyor, içi rahat etsin istiyor.”
Az kalsın bardağı fırlatacaktım. Elim titredi. Duru’nun üstü başı süt kokan pijamasına bakarken içimi bir yangın sardı. İki yıl önce, o küçücük, ürkek, başımda dualar okuyarak doğurduğum kızım, şimdi bir DNA diziliminin gölgesinde mi ebeveyni sayılacak? Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Bütün bu zamanı… Beni, seninle evlenmem için yürek yakan annene dayandım, Baran. Ama bu… Bu artık ben değilim, bu haksızlık!”
Baran elini saçlarının arasına soktu, hırçınca yüzünü ovuşturdu. Dış kapının ardında hâlâ annesinin nefesi geziniyor gibiydi. Sırma Hanım… Sadece oğlunu değil, beni de kendi gerçekliğiyle şekillendirmeye çalışan, bir türlü kabullenmeyen, bana baştan beri “sen bu aileye ait değilsin” diyerek gözlerini deviren kayınvalide. Oğlu zengin bir doktor olunca, bir kenar mahallede büyümüş, yaşamı ekmek kavgası ile geçmiş, Anadolu’dan gelen bir kızla asla ebediyen huzur bulamaz diye yemin etmişti sanki. Yıl boyunca düğüne gölge düşürmek için her fırsatta kulağına üfleyip durmuştu: “Baran, bu kız seni anlamaz. Kanınız uyuşmaz. Baban zamanında da öyle olmuştu, bak gör…”
İçimden geçenleri fısıldamak istedim: “Ne zaman yetmedim sana? Kaç kez anlatmam gerekiyor güvenini hak ettiğimi?” Fakat suskun kaldım. Yalnızca sırtıma batan bir kambur gibi sanki tüm suçları omuzumda taşıyordum. İki yıl önce, Sırma Hanım telefonda bana, “Bizim ailemize güven lazım. Bizde yamuk iş olmaz, bak bir gün olsun aklım sende kalmasın,” demişti alaycı biçimde.
Baran bir adım attı yanıma, ellerindeki çaresizliği bana yüklercesine, “Kızma lütfen, ben istemiyorum, annemi rahatlatmak için…” dedi. Kocam… Daha ne kadar annesinin gölgesinde yürüyecekti? Ben, 30 yaşında, Duru’nun annesi, üniversite mezunu, yıllardır yüreğimle kafa kafaya verdiklerimin kadını… Annemi düşündüm, onun bana o çok zor çocukluk yıllarımda öğrettiği sabrı, başkalarının yargısına boyun eğmemeyi. Atölyede gece geç saatlere kadar çalışırken, “Bir kadın dimdik yaşar kızım!” deyişi kulaklarımda çınladı.
Baran’ın sesiyle anılardan sıyrıldım. “Duru benim kızım Kinga. Gözlerine bakınca kendi çocukluğumu görüyorum. Ama annem…”
“Ne? Gözünün önünde hayatını ona feda etmiş bir kadın var, hâlâ anneni düşünüyorsun!” dedim, gözyaşlarımı silerek, kelimeler titredi. “Benim namusum, annemin duası, arkamda sadece yoksul bir geçmiş var. Bunu bildiğin hâlde her tartışmada, her fırsatta bana güvensizliğini aşıladınız.”
Baran sustu. Parmaklarıyla masaya vurmaya başladı. O suskun bekleyiş… Deliriyordum. Duru’nun odasından çıkan minik ayak sesleri gecenin en acı melodisiydi. Yaklaştı, “Anne, uyuyamıyorum,” dedi. Onu kucağıma aldım, saçlarını okşadım. “Canım kızım, ne olur güzel rüya gör,” diye fısıldadım, ama gözyaşlarım elbisesine damladı. İçimde büyüyen öfkenin, küçücük Duru’yu gölgelememesi için dualar ettim.
O gece uyuyamadım. Baran kolunu uzattı, bana dokunmak istedi; elimle yanağına engel oldum. “Senin kararların artık benim yüreğime batıyor Baran,” dedim, o sessizlikte. “Eğer annene beni kanıtlamak için bu aşağılayıcı testi yapmak gerekirse, kabul ediyorum. Ama seni affetmeyeceğim.”
Ertesi sabah, Sırma Hanım’ın bize gelişini bekledim. Gözümde büyüyordu. Gelir gelmez, suratında bir tepeden bakış ifadesiyle içeri girdi, hemen burnunu bükerek başladı: “Ne demiştim sana Baran? Bak Kinga, ben kimseyi kolay kolay ailemde istemem, hele şüphe uyandırmışsa…” Lafını böldüm. “Bakın Sırma Hanım,” dedim, “Aile insanlar arasında güvenle kurulur. Ben sizin oğlunuzla birbirimizi sevdik, evlendik. Kızımı doğurdum. Şimdi DNA testine hazırım. Ama bir anne kalbinin bu kadar acıtıldığını hiç görmemiştim. Umarım gerçek sizi sarsar.”
Kayınvalidem bir an duraksadı, gözlerinde kısa bir hüzün dalgası… Sonra kollarını göğsünde birleştirip sustu. Baran araya girdi. “Anne, yeter,” dedi. “Kingaya güvenmiyorsan bana da güvenme artık.” O an, içim burkuldu. Duru’nun oyuncak ayısını sıkarak bizim tartışmamıza şaşkın gözlerle baktığını fark ettim.
Test yapıldı. O birkaç haftalık bekleyişte, sanki ayazda kalmış bir ağaç gibiydim. Komşulardan gizli, ailemin duyacağından endişeli, bir yandan Baran’a öfke, bir yandan Duru’ya olan sevgimle boğuşuyordum. Anneme anlatmaya utandım. “Kızım, mutluluğun kıymetini bil,” derken, böyle bir sınava gireceğimizi hiç düşünmemiştik.
Sonunda sonuçlar geldi: Herkesin eline ulaşan çıplak, soğuk bir kağıtta kocaman harflerle “Baran Kaya yüzde 99,99 biyolojik babadır…” Söyleyecek lafım kalmamıştı. Sırma Hanım’ın sesi telefonda titriyordu. “Kingacım, ben… Bilmiyorum, ben belki… affetmek istersin zamanla.”
Baran ağladı, kollarıma kapanarak. “Affet beni,” diye fısıldadı. İçimde garip, buruk bir zaferle, Duru’yu kucakladım. “Senin annen olmak için DNA gerekmezdi Duru,” dedim, kokusunu içime çekerken. Kocama ise sadece suskunluk kaldı.
O an düşündüm: Bir kadına, anneliğini, eşliğini, insanlığını test ettirmek ne demekti? Gerçekten bir kağıt parçası tüm yaşanmışlığı, emeği ve sevgiyi gölgeleyebilir miydi? Kim bilir, siz olsanız ne yapardınız?