Kardeşimin Artık Var Olmadığı Gün
“Bu çocuğun abisiysen, buyurun, imzayı buraya atacaksınız.”
Kadının sesi soğuk ve netti; sanki sıradan bir el değiştirme işlemi gibi. Oysa benim elimde, titreyen biricik ellerimle geçmişin bütün sarsıntısı acı içinde akıyordu. Kayıtlara adımı yazarken, hastanenin floresan ışıkları kadar donuk hissettim kendimi. Umut, abim… Hayır, kendi öz kardeşim, aylardır sesini duymadığım, yıllardır yan yana durunca içimi huzursuz eden adam, şimdi bu soğuk odada tamamen bana emanetti.
Bir yağmurlu İzmir öğleden sonrasıydı; sırılsıklam bir bekleyişin ortasındaydım. Telefon ansızın çaldı: “Sayın Ali Çelik, kardeşiniz Umut Çelik, nöroloji bölümümüzde… Mümkünse acilen gelmeniz gerekiyor.” Ne zamandır böylesine tereddütsüz, bana ihtiyaç duyduğu bir haber almamıştım. Annem yıllar önce vefat ettiğinden beri babam da zaten kendi sessizliğinde kaybolmuştu. Kardeşimle ise tek ortak yanımız, birbirimize küsmekti.
Şanlıurfa’dan İzmir’e taşındığımız yıl, ben sekiz, o altı yaşındaydı; birbiriyle sürekli didişen iki çocuk. Babamın öfke patlamaları, annemin sessiz ağlamaları, gece yarıları bir köşe bucağa saklanmamız… Aramızdaki bağ, o sertlik ve kaostan beslendi belki de. Yıllar sonra ben İstanbul’a üniversiteye gittim, Umut ise babamın yanına, esnaflığa sığındı. Ara ara aradı, ama her konuşma eski bir yarayı kanatmak gibiydi. “Abi, işte para lazım,” dediğinde, paraların arkasında sevgisizliği duyumsadım. Hiçbir zaman bana, “Ağabey, beni seviyor musun?” demedi, diyemedi.
O gün hastane koridorunda dolaşırken, kafamın içinde sürekli o eski akşam yankılandı. Babam bir masanın başında, annem defalarca aynı cümleyi tekrarlarken: “Kardeş kardeşe muhtaç olur bir gün. Sakın sırtını dönme birbirine!” Bu laf, hep lanetli bir muska gibi omzumda taşındı. Şimdi ise, Umut’un odasına ilk adımımı atarken, bana sırtını dönmüş, gözleri tavanın bir yerine saplanmış halde buldum onu.
“Geldin mi Ali? Aldın mı haberi?”
Ses tonu, sanki bir sipariş eksik çıkmış gibi alaycı. Onu azarlamak, eski kavgalarımızı yeniden canlandırmak istedim. Kardeşimle konuşmalarımız hep böyleydi; sevgiye fırsat bırakmayan laflar, suçlamalar, küskün bakışlar.
“Başka kimim var ki? Babam… oda yaşlı, sen de kimseye yaranamıyorsun. Mecbur ben geldim.” diyebildim ancak. Sonra uzun bir sessizlik… Umut’ın parmakları çizık çizık olmuş, tırnaklarını yemiş. Odanın köşesinden gelen serum tıkırtısını dinledik bir süre.
“Ali… Kafam çalışmıyor artık. Sol elim tutmuyor. Doktor buralarda durmama izin vermiyor, hacizliymişim bile. Eşyalarımı toplamamı söylediler, nereye gideyim ki?”
Dilimin ucuna, “Gitmek zorunda olduğun yeri kendin seçtin!” demek geldi. Ama diyemedim. İçim acıdı, öfkelendim. Geçmişin yükünü ne kadar taşımak zorundaydım? O günlerden kalan tek hatıra, annemin bileğine doladığı yıpranmış bilezikti; kız kardeşim küçüktü, o yüzden annem onu babaanneme bırakmıştı, babam ortada zaten yoktu. Sadece Umut’la bir odada, kasvetli akşamların ürkekliğiyle baş başaydık çoğunlukla. Bu bir kader miydi?
Tekrar şimdiye döndüm; Umut sandalyede, başı düşük, utanmış gibi ama yine de inatçı bakışlarla göz göze gelmekten kaçıyor. “Evde kimsem yok, artık bir yere ait değilim Ali,” dedi. O sessizlikte, yıllarca birbirimize aynı çukuru kazdığımızı düşündüm. Annem çocukken bize “Kardeşin için ağlarsan büyürsün…” derdi. Ama fark ettim ki, aslında sadece kendime ağlayabilmişim.
Hastane çıkışında Umut’u eski Peugeot’uma bindirdim. Yol boyunca esaslı bir soğukluk, kelimelerin boğazımıza dizildiği bir sessizlik sürdü. Sadece Karşıyaka köprüsünden geçerken, “Şu İzban’ı da hiç sevemedim, sanki hep bir yere varamayacakmış gibi,” dedi. Yoldaki ıslak refüjlerdeki sinyal lambaları kırık dökük, yağmur sileceklerin arasında kalbim; bir ileri, bir geri…
Apartmana geldiğimizde, komşular meraklı gözlerle baktı: “Bir durum mu var Ali Bey?” diye fısıldaşmalar… Umut’u yatağa yatırırken adam akıllı yardıma ihtiyaç duydu. İnsan kardeşine hiç yardım etmek istemez mi? Yine de, küçüklüğümüzde bir kavga sonrası gizli gizli elini sardığım sahneyi anımsadım. Belki de en çok kendimizi kandırıyoruzdur.
Gece yarısı mutfakta bir çay demledim. Umut’un odasından hafif bir inleme sesi duyuluyordu. İçimden, kaçıp gitmek, bu yükü atmak geçti: İstanbul’daki düzenli iş, sevgilim İrem’le olan huzurlu hayat… Fakat Umut’a bakınca, annemin hastalığında onunla gecelerce başında beklediğimiz geldi aklıma. O zaman Umut daha çok çocuktu, bana yaslanarak ağladığı gün kaç kez affetmek mümkündü diye düşündüm…
“Ali, niye hâlâ buradasın?” diye seslendi geceye. “Ben, ben olmasam da sen hayatına bakardın. Neden uğraşıyorsun ki? Zaten dualarının yarısı bana küfür gibi gelirdi küçükken.”
“İnsanın bedduası da kardeşine dönermiş. Seninle inatlaşmaktan başka yolum yoktu Umut,” dedim. “Belki de seni kaybedince kendimden de vazgeçmiş olurdum.”
Birden sustu… O gece odaya girdiğimde Umut’un elinde eski, lekeli bir fotoğraf vardı. Annemle, babamla, ben ve Umut… Kucak kucağayız. “Sence annem bizi affetmiş midir abim?” Fısıltı kadar kısık, öyle içten sordu ki bu soruyu; kalbimde binlerce eski yaraya yeni bir kesi atıldı sanki.
İnsan en çok ne zaman büyür, biliyor musunuz? Kardeşinizin çocuklukta size attığı taşların, büyüdüğünüzde içinizde kaldığını fark ettiğinizde büyüyorsunuz. Affetmek zor, bazen mümkün bile değil. Ama aile… Aileyi terk etmek sandığımızdan daha ağır. Ben Umut’u affedebilir miyim, annemi affedebilir miyim ya da kendimi?
Siz olsanız, geçmişinizin yüküne rağmen, elinizi uzatır mıydınız kardeşinize? Yoksa bazı acılar, bazı kırgınlıklar kalpte sonsuza dek mi yaşamalı?