Oğlumun Cesareti: Hayatımı Değiştiren Bir Karar

“Anne, ben işi bırakıyorum… Fotoğrafçı olacağım!”

O an, odanın içindeki hava bir anda soğudu sanki. Masa başındaki Ümit’in gözleri bana meydan okurcasına bakıyordu, ama yaşındaki telaşı da saklayamıyordu. Kahvaltı masasında elimdeki çay bardağının titrediğini hissettim. “Olmaz Ümit!” diye yükseldi sesim, kendimden beklemediğim şekilde. “Sağlam işin var oğlum! Daha yeni evini aldın, sigortalı, düzenli bir maaşın var… Ne fotoğrafçılığı?”

Ümit bana böyle önemli bir şey söyleyecekse, bari pazar kahvaltımızı bitirseydik, dedim içimden. O ise gözlerini benden kaçırmadan; “Anne, ben yıllardır bu yüzden mutsuzum. Bankada her gün boğuluyorum. Farkında değil misin?” diye devam etti. Karşımda ne olursa olsun karar vermiş duran 27 yaşında bir adam vardı artık. Onun çocuk yüzü, bir anneye has kaygılarımın yanına bir yük daha ekledi.

Bu ülkede yıllar boyu büyütüp, okutuyorsun. Evladın iyi yerlere gelsin diye kendi umutlarından, hayallerinden ödün veriyorsun. Ben de öyle yaptım. Esnaf bir babanın, sabırlı bir annenin kızıyım. Onlar da bana, “Kızım, toplumda saygınlığın olsun, iyi bir işe gir,” dediler. Ben de gençliğimde resim yapmak isterdim. Fırça, boya hayalimdi ama o zamanlar bana “Kız başına resim yapıp ne olacak? Güzel Sanatlar’da okusan ne değişir?” deyip, o hayallerimden vazgeçtim. Bana öğretilen oydu: Güvenlik, toplumsal onay, azla yetinmek…

Ümit ise bir gece benim gibi neyden vazgeçiyor, bilemedim. Hayalleri uğruna her şeyi yakmayı göze almak! Sesi hala kulaklarımda: “Anne, beni bir kez dinle… Ben başka türlü mutlu olamıyorum. Her sabah kravatımı takarken içimden bir şeyler ölüyor! Ben başkasının çocuklarını mezuniyetlerine, bebek doğumlarına, ilk yatlarına dalgalar gibi eşlik edecek fotoğraflar çekmek istiyorum.”

Karşısında donup kaldım. İçimden, “Hayatta her zaman ikinci şansımız olmaz,” diyesim geliyor, ama diyemiyorum. Ben yıllarca susup, görevlerimi yaptım. Hayat ne isterse kabullendim. Belki Ümit’i de kendimle aynı kalıba sokup rahat edeceğim sandım. Ümit’in bu kararı, yıllarca süren hayat yolculuğumun aynasına bir taş attı. Sorularım vardı: “Senin düzenini, elindekileri bir anda bırakmana izin veremem oğlum! Ya başaramazsan? Ya pişman olursan? Toplum ne der, akrabalar ne düşünür, arkadaşların alay eder mi?”

O akşam, mutfakta salata yaparken ellerimde havuç değil, Ümit’in çocukken çizdiği renkli resimler vardı sanki. Onu büyütürken severdim, odasına gizlice bakardım. Hep duvarda kendi çektiği fotoğraflar, küçük notlarla, hayallerle dolu köşesi vardı. O duvarda dalga geçen çocuk sesleri, başında toplanan akraba kadınlarının “Aman kızım, çocuk adam gibi iş bulsun, bak mesleği var maşallah” demeleri…

Ümit ertesi gün kararlıydı. “Anne, bak bilirim, zor. Ama ben karar verdim. Şirketten çıkışımı verdim. Birkaç ay işler yolunda gitmezse de başka bir strateji belirlerim. Destek olmak istemiyorsan da anlayacağım.”

O an sesim çıkmadı. Ona çocuk gibi kızamadım da, üstüne gitmek istesem de gözlerinde bir yetişkinin, hayatta savrulmuş bir gencin huzursuzluğu vardı. Gece boyunca odamda yürüdüm. Balkonda bir sigara yaktım. Tam karşı apartmanda, bizim gibi bir aile daha; adam arabasının bagajını kapatırken iki çocuğuna cevizli baklava uzatıyor. Hepsi aynı kaygılarla büyütülmüş, aynı hayatlara savrulmuş insanlar. Ben ise evladımı o kalabalığın dışında bırakmaya teslim olamıyordum bir türlü.

Ama günler geçti. Əvimizin içinde Ümit’in eşyalarını toplaması, yeni bir hayata başlama heyecanı… Sözde bu karara alışmaya çalışıyordum, ama geceleri gözümü kırpmadan hayallerimi sorguluyordum. Komşu Fadime teyze, “Oğlun işi neden bıraktı?” diye sorduğunda iki dudağımı aralayıp ağzımdan “Kendi işini kuruyor, fotoğraflar çekiyor” deyivermişim. Yutkunarak ve başımı öne eğerek. Oysa ona bakınca gururlu olmak istedim; cesur, kararlı bir oğlum vardı artık.

Bayramda aile toplandığında, “Oğlan ne iş yapıyor şimdi?” diye sordular. Halam, “Oo bankada çok iyi yere gelmişti, niye bıraktı ki?” dedi. Boğazım düğümlendi. “Bir şeyler deniyor, inşallah başarılı olur,” dedim. İçimde yanan ateşi dindiremedim.

Sonra bir sabah… işten çıkmışım, markette kasada bekliyorum. Karşıdan gelen kadın elini omzuma koydu. “Feride Hanım, oğlunuzu düğünümüzde görmüş arkadaşlar. Ne kadar güzel fotoğraf çekmiş! Hem çok nazikmiş, uğurlu gelsin inşallah!” dedi bana. Ben şaşkın şaşkın gülümsedim. Sonra Ümit’in sosyal ağda paylaştığı fotoğrafları gördüm. Altında onlarca yorum, beğeni, “Senin gözünden hayat farklı güzel Ümit!” diyenler… İçimdeymiş meğer bir gurur; tuttuğum gözyaşlarımı salıverdim.

Ama kıyıda köşede de içime bir hüzün çöktü; ya başarısız olursa? Yine de zaman geçti. Ümit işlerini büyüttü. Evine müşteri gelmeye, referanslar aramaya başladı. Bir gün mutfağa geldi, bana çektiği kareleri gösterdi; “Anne şuna baksana… Şu küçücük tebessümü yakalamak, bana en büyük ödül.”

Bütün bu olanlara rağmen, ben kendi hayatımı düşünmekten de kendimi alamadım. Yıllar önce, üniversite günlerimde, tuvalimde yarım kalan bir resmim vardı. Onu saklamıştım, hep başlangıç yaparım diye. Ama evlendim, iş, güç, evlat, kayınvalide, komşu… Hayatımı başka hayatlara adadığım için içimdeki o kıvılcımı susturmuştum. Yoksa kendi hayallerimi yaşasaydım daha mı mutlu olacaktım?

Bir gün, annemin kalp rahatsızlığı ağırlaştı. Hastanede yoğun bakım odasında yanında beklerken, yakınlarındaki tabloya dalıp gitmişim. O tablo eskiden benim çizmek istediğim bir manzaraydı sanki. Orada, annemin elini tutarken içimde, “Artık geç mi? Dünyada insan sadece görevleriyle mi yaşar, yoksa kalbini de dinlemeli mi?” dedim kendi kendime.

Çıkışta eve gidip depodan tuvalimi çıkardım, fırça aldım. Yıllardan sonra ilk kez kendim için bir şey yapmaya başladım. Ümit mutfağa gelip, “Annem… Ne yapıyorsun?” diye seslendi. “Kendime bir şey armağan ediyorum oğlum,” dedim. O anda göz göze geldik. O bana gülümsedi, ben ona… Kalbim hafiflemiş, sanki ondan ilham almışım gibi hissettim.

Belki de biz, çocuklarımıza güvenli sandığımız yollarda hayatı dayatırken, onların içindeki potansiyeli boğup, asıl mutluluğu ıskalıyoruz. Belki de gençliğinde kaybettiğim cesareti, şimdi onun sayesinde yeniden yakaladım. Hayat bazen evlatla anne arasında insana yeni yollar, yeni umutlar bırakabiliyor.

Şimdi düşünüyorum da: Hayatta sahip olduklarımıza sıkı sıkı tutunmak mı gerekir, yoksa kaybettiklerimizden ders çıkarıp yeniyi cesaretle mi kucaklamalı? Sizce, risk almak mı güvenli olanı seçmek mi daha doğru, yoksa kalbin sesini dinlemek mi?