Süreyya’nın Gelinliği

“Gerçekten bitti mi artık?” diye içimden haykırırken yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Annemin sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu: “Gelinliğini giyeceksin Süreyya! Başka şansın yok, utanma diye bir şey öğrenmedin mi?” Saatlerdir yürüyordum, ayaklarım şişmiş, ellerimi montumun cebinde sıkıca yumruk yapmıştım. Gözyaşlarımı dindiremediğim bir anda, Esentepe Parkı’nın köşesinde, siyah paltolu, fötr şapkalı yaşlı bir adam ansızın yanımda belirdi. Ellerini zarifçe bastonuna dayamış, bana bakıyordu. Derin, yeşil gözleriyle bir yabancı gibi değil, yıllardır acımı bilen biri gibi soruverdi: “Evladım, iyi misin sen?”

Sesi bana nedense rahmetli dedemi hatırlattı. Dudaklarım titredi. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. O an annemin ve evin bitmek bilmeyen baskılı havası, kardeşim Deniz’in sessiz çaresizliği, babamın sürekli uzaklarda çalıştığına dair yalanları… Hepsi boğazımı düğümledi. Kıyıda, soluk batan bir günün karanlığında, hiçbir şey anlatmadan yere düştüm. Adam yanıma eğildi, “Gel otur şuradaki bankta, anlat bana. Hiç kimse söyleyemediklerini bana anlatabilirsin,” dedi.

Elimde eşarp torbası, babamdan kalan eski cüzdan, cebimde çıkan bir mendil. Sanki koskoca dünyayı sırtıma almışım. Banka otururken, yaşlı adam sessizliğiyle beni korumaya almış gibiydi. Nefes almaya başladım, “Ben istemiyorum ama annem…” diyebildim sadece. Adam anlamıştı, başını yavaşça salladı. “Hayat bazen bizim istediğimiz gibi vaktini ayarlamaz, evlat,” dedi usulca. Sustuğumda, o an gelinliğimi hayal ettim. Bembeyaz, dantelli… Hiç giymek istemediğim, sanki başka bir Süreyya’ya ait bir elbise. Annem, ‘Kız kısmı evde beklemez,’ derdi hep, bana göre ise evin duvarları, en az bir hücre kadar karanlık ve baskıcıydı.

Evimize dönerken, annemin kızgın bakışlarını hissediyordum. Kapıda bana bağırdı: “Nerede kaldın? Komşulara laf ettirdin! Nişanlın aradı, merak etmiş… Ayıp ettin!” Kendi hayatımın heyecanından uzak, bir başkasının rollerini oynamam bekleniyordu. Herkes ‘Yılmaz’ın karısı olacak Süreyya’ diyordu; ‘hayalleri olan’ Süreyya soran yoktu. İçimdeki çocuk, çığlık çığlığa koşmak istiyordu. Ama bir kere daha sustum.

O gece, salonda annemle günlerdir tekrarlanan tartışmanın bir yenisine tutuştuk. Annem gürledi: “Baban ne der sen gelinlik giymem dersen! Utanıyoruz artık senden.” Oysa çocukken hayali kurduğum gelinlikler; düğünlerde gelinliğin içinde özgürce dans eden kızları büyülenmiş gibi izlerdim. Şimdi ise kendi gelinliğim bana kafes gibi geliyordu. Arada babam aradı, yine o uzak, duygusuz sesiyle: “Kızım, anneni üzme, herkes kendi yolunu doğru bulmaz ama toplum böyle ister.” ‘Toplum böyle ister’… Dedikleri buydu işte!

Evdeki her tartışma sonrası kardeşim Deniz gizlice odama gelirdi. O akşam da yanağına düşen bir tutam saçını şaşkın gözlerle düzeltip kapımı tıklattı: “Ablacım, ağlama, olur mu? Her şey düzelir mi sence?” Ona güldüm, ama gözlerim kızarmıştı, “Sen bana inanıyor musun, Deniz?” dedim fısıltıyla. Gözlerinden çekingen bir umut ışığı sızdı: “Sen üzülünce ben de üzülüyorum. Ama sonra sen düzelince ben de mutlu oluyorum.”

Karar vermemin zamanı gelmişti. Evden gizlice, annemin gözyaşlarından, babamın sessizliğinden, Yılmaz’ın ilgisiz bakışlarından uzaklaşmam gerekiyordu. Ertesi gün, yaşlı adamı yine parkta buldum. “Gel bakayım Süreyya,” dedi, ismimi bilmesine şaşırdım. “Dün kaldığın yerden anlat, senin hikayen bitmesin.”

Dertleştik. Bana, kendi gençliğinde sevdiği kadına kavuşamayan bir adamdan söz etti. “Onun için herkesin dediğini yapmıştım, ama sonunda en çok kendime hesap veremedim,” dedi. Ağladı. “Kendini kaybetme, evladım,” diye veda etti. Ben de kararımı verdim. Anneme ve herkese rağmen kendi yolumu çizmeye karar verdim. İş başvuruları yaptım, bir kafede garsonluğa başladım; aylarca ailemle hiç konuşmadık. Bir gün annem gizlice kafeme geldi. Gözleri kan çanağı. Bana sarılıp ağladı: “Sen haklıydın, Süreyya. Ama korktum ben. Kızımı toplum yer bitirir diye korktum…” Ben de onun omzunda ağladım.

O gün, hayatımda ilk kez kendi seçimimi kendim yaptım. Barışmak uzun sürdü. Düğüm olmuş ilişkilerimiz zamanla biraz gevşedi. Denizin desteğiyle, annemin aslında kendi korkularının kızı üzerinde zincire dönüştüğünü anladım.

Şimdi bir parkta, başka bir genç kadını ağlarken görünce yanına gidiyorum. Ve soruyorum: “Evladım, iyi misin sen?”

Belki de başka birinin zincirini kırmasına yardım ederim diye.

Sahi, sizce de annelerimizin korkuları, hayatımızın gelinliği olmuyor mu bazen? Siz kendi yolunuzu nasıl buldunuz?