Sürpriz Hediyenin Gölgesinde: Kaynanamın Sınadığı Sabır
“Zeynep, benim kızım gibisin ama o gömlek sana hiç yakışmamış!” Hala kapı önünde, ayakkabılarını çıkarmamışken söyledi bunları Emine Hanım. Kaşlarımı çatıp usulca gülümsedim. “Buyurun anne, zaten çay koyacaktım.” Dedim ve içeri davet ettim. İçimde ince ama bastırılmış bir öfke, dondurucu bir soğuk gibi geziniyordu; çünkü bugünü ev işleri, biraz yalnızlık ve belki kısa bir diziyle geçirmeyi hayal etmiştim. Kaynanamın habersiz gelişiyle gündemim aniden değişmişti. O ise her zamanki gibi benim üzerime kurulmaktan, hayatımın rotasını azıcık sarsmaktan çekinmiyordu.
Üçüncü çayın ikinci yudumundayken, Emine Hanım çantasını aceleyle açtı, içinden altın sarısı bir kutu çıkardı. “Bak bakalım ne aldım sana?” dedi, gözlerinde çocukça bir heyecan. Kutuyu açarken içimde garip bir gerilim oluştu. Belki sonunda olumlu bir şey yaşanır, belki bir kere de bana habersizce güzel bir sürpriz yapmıştır dedim. Kutudan kocaman, parlak ve abartılı bir kemer çıktı. Üzerinde taşlar vardı, rengarenk.
“Çok güzel anne, teşekkür ederim,” dedim ama sesimdeki yapmacıklığı ben bile duyuyordum. O ise hevesle, “Denesene kızım, tam senlik!” dedi. Kemerin tokası elimdeyken, aklımda bir sürü düşünce dönüyordu: Ben sade giyinmeyi severim, gösterişli şeylerle asla rahat edemem, üstelik iş yerinde de giyemem.
Emine Hanım koltuğa biraz yayılarak, “Sen de benim gibi gençken zarif olmayı bir türlü beceremezdin,” dedi. O anda sinirlerim iyice gerildi. Annemin gölgesinde, kendi evimde yetersiz hissettiğim onca an gözümün önünden geçti. Bu kadın hiç değişmeyecek miydi? Onun için asla yeterince iyi, yeterince şık olamayacağım hissine yine kapıldım.
Mutfakta çay tazelerken, eşim Can’ın sesi telefonumda çaldı. “Kolay gelsin hayatım. Annem gelmiş, işler yolunda mı?” diye sordu. Ses tonumun yorgunluğunu fark etmiş olmalı; “İyiyiz, biraz konusacak gibiyiz,” dedim kısa kısa. Oğlunun bu gerginliğin farkında olduğunu hissediyordum ama bana arka çıkması nadirdi. Can her zaman ortalığı bulandırmadan iki tarafı da memnun etmek niyetindeydi. İçimde annenin kızı gibi ama her daim misafir bir yabancı gibi olmanın ağırlığı yeniden çöktü.
Sofraya iki dilim kek koydum, Emine Hanım ona yaraşır bir şekilde, “Can’ın favorisi limonlu kek, sen yine güzel yapmışsın. Yalnız oğlum geçen seferkinden daha az kabarmış dedi, haberin olsun…” O anda nefesimi tuttum. Onun için hep bir adım ileride olmam gerekmişti. “Anne, her şey Can için mi olmalı? Benim limonlu kekimi sen beğeniyor musun, mesela?” deyiverdim bir anlık cesaretle. Sesim titredi. Salonda bir anlığını ölüm sessizliği oldu.
O an, Emine Hanım bana ilk defa yaşından beklenmeyen bir kırgınlıkla baktı. “Ben… Ben sadece ailemiz bir arada, mutlu olsun istedim. Kötü mü ettim, Zeynep?” dedi. Kendisini savunmak için değil, gerçekten anlamak ister gibiydi. Oysa ben yıllardır sevilmek için çırpınıp sürekli eleştirildikçe yorulmuştum artık. Omuzlarım düştü. “Anne… Mutlu olmak için bazen biraz huzura ihtiyacım var. Biraz kabul görmeye, biraz takdir edilmeye…” Dedim ve gözlerimde yaşlarla ona baktım.
Emine Hanım bir an sustu, ellerini dizlerinde iç içe geçirdi. “Senin de benim kadar sıkıldığını hiç düşünmemiştim. Annem sağlığında hep bana karışırdı. Ben de oğlumun evine, karısının kekine göz diktim. Belki de kendimi hala ait hissetmek için yapıyorum bunları…” dedi.
O anda onun baktığım pencereden bakmaya mecbur olduğunu, “ait olma”nın her kuşakta başka biçimde yaşandığını hissettim. İçimde kırgınlıktan öte bir hüzün yayıldı; yalnızca anlamadığım bir kadına öfke değil, ona hak da verebilirdim… Fakat bu, yaşadığım baskının hafiflediğini göstermiyordu.
Saat ilerlerken, Emine Hanım kalkmaya hazırlanırken bir an için önüme oturdu. Kemer hâlâ salonun ortasındaydı, ikimiz de bakmaktan kaçıyorduk. “Zeynep, yanlış yaptığımı düşünüyorsan özür dilerim. Ama sen de beni biraz anla… Can’ı tek başıma büyüttüm, hep en iyisini olsun istedim. Belki sana fazla yükleniyorum. Ama bak,” diye başını eğdi, “torun olursa, ona daha az karışacağıma söz veriyorum!” Son kısmı öylesine bir şakayla söyledi ki ikimiz de istemsizce gülümsedik.
Kaynanam çıktıktan sonra cama yaslandım, Ankara’nın gri akşamına bakarak iç geçirdim. O kemeri elime aldım. Belki bir gün bir davette, sırf ona jest olsun diye takmam gerekirdi. Ya da sadece bir kenarda duracak, geçmişle aramdaki mesafeyi anımsatan bir anı olarak kalacaktı.
Hayat böyle işte dedim kendi kendime: Aile, bazen birbirinin yarasını göremeden, düzeltmeye çalışırken kanatan insanlardan oluşuyor. Acaba annem gibi olmaktan korktuğum kadar, Emine Hanım’ı anlamaya da yanaşmalı mıyım? Yoksa kendi hikayemin kahramanı olabilmek için, daha yüksek sesle konuşmanın zamanı çoktan gelmedi mi?
Siz söyleyin, hiç kendinizi ailede bu kadar yalnız hissettiğiniz, bir türlü anlaşılmadığınızı düşündüğünüz oldu mu? Ya da buna rağmen susmaktan, anlayıştan ve sabırdan başka bir yolunuz var mıydı?