Evin Kadını Olmazsan Anne Misindir? Aysun’un Kırılma Noktası
“Sen evde yoksan çocukların annesiz, ben eşsizim! Kadın dediğin evini yaşıyor Aysun! Daha ne istiyorsun?” Yükselen sesin yankısı, salonun dört duvarını aşarken içimde fırtınalar kopuyordu. Hüseyin’in gözlerinde, bana yıllardır söylenen ama her defasında ciğerimi dağlayan o cümle asılıydı. Kayınvalidemin keskin bakışı, kızım Berrak’ın şaşkın gözleri ve küçük Emre’nin elindeki kırık Lego parçasıyla olan bitenden habersizliği… O an sessizce kendime sordum: “Benim hayatım bu mu? Ben sadece onların annesi, eşi, gelini miyim? Aysun olarak kimim?”
Doğarken başkasına atfedilen bir kaderin içine doğduğumuzu belki de en önce kadınlar bilir. Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğmuştum. Annem, gözlerinin içiyle konuşan bir kadındı ama hiç kendisiyle ilgili bir hayal anlattığını duymadım. Babam işçi, evde ağırlık hep erkek sesi. Kardeşim Sabri dilediğini yapardı, ben ise “Bir kızın edepli duruşu” silsilesinden öteye geçemezdim. O günlerin gölgesi, aradan geçip gelmişti bugüne — ben hâlâ birinin kızı, birinin eşi, birilerinin annesi… Peki ben ne zaman sadece Aysun olacaktım?
Günler birbirinin aynısı: Her sabah Hüseyin erkenden çıkar, çocukları giydiririm, kahvaltı sofrasını toplarken gün boyu yapacaklarımın ağırlığı çöker omuzlarıma. Sabahları haberlere göz gezdirecek hevesim yok. En büyük lüksüm, bazen pencereden dışarı bakıp geçen minibüsleri saymak… Ve her sabah, içimde bıçak gibi bir düşünce: “Belki bir gün…”
İçimde, üniversite yıllarında filizlenmiş bir arzu: Öğretmenlik yapmak. Ne zaman ki 2. çocuk doğdu, “evladını başkasına mı bırakacaksın?” diye baskılar ağırlaştı; hayalim zamanla banyo dolabının arkasına sakladığım bir defter gibi unutuldu. Oysa sağlık ocağındaki annelerin gözlerindeki ışığı gördüğümde, onlara bir şeyler katmak, yol göstermek, hayata değmek istiyordum. On yıldır hiç susmayan içsel bir savaş: Bir yanda kendi ailemin, Hüseyin’in, komşuların, herkesin beklentileri; diğer yanda içimde kabaran ben olma isteği.
Bir gün, komşu Zehra, bana mahalledeki gönüllü okuma gruplarından söz etti. Kıskanmadım desem yalan olur. O an kendime, “Ben de yapabilirim,” dedim. O akşam Hüseyin’e açtım konuyu. “Bak gönüllülük, iki saatliğine gitsem, çocuklar senin yanında kalır. Evle ilgileneceğim yine…” dedim. Sanki bu kelimeleri bekliyormuş gibi birden huzursuzlandı; “Sen evini bırakıp ne işin var dışarıda? Kadın dediğin çoluk çocuğuyla ilgilenir. İş güç, okuma bunlar şehirli fantezisi be Aysun!”
O gece uyuyamadım. Gözyaşlarım yastığa birikti. Hiçbir hayal, bana suçluluk gibi ağır yükler getirmemeliydi, değil mi? Ertesi gün aynaya baktım; gözaltlarım mor, saçlarım dağınık ama derinlerde nehrin taşmaya yakın haliyim. “Ben hayata bir defa geliyorum, başka bir Aysun çıkmayacak ki bu dünyaya…” dedim usulca.
Haftalar geçtikçe içimdeki bu çağrı daha da bastırılamaz hale geldi. Gizli gizli, çocuklar okuldayken, halk eğitim merkezinin yolunu tuttum. İçeride sıralara oturmuş kadınlar, umutla yeni bir şeyler öğrenmeyi bekliyor. Adımı yazdırırken elim titredi ama hissettiğim coşku dayanılmazdı. “Bunu yapmaya hakkım yok mu gerçekten? Sadece başkaları mutlu olsun diye kendimi unutmak zorunda mıyım?”
Bir gün Hüseyin işten erken geldi. O saatte evde olmam gerekirken dışardaydım. Kapıyı açınca ortalığı silip süpüren öfkeyi yüzünde gördüm. “Nereye gittin? Evin işini bırakıp mahallenin dedikodusunda mısın? Annem bile senden şikâyet ediyor, çocuklar aç… Bu saatten sonra benden iyilik bekleme!” O an ilk defa kararlı ve sert bir sesle cevap verdim: “Ben sadece anne ya da eş değilim. Ben insanım, benim de hayallerim var Hüseyin!”
Bir süre konuşmadık. Evin havası değişti; sofrada sessizlik hüküm sürdü. Annem, telefonda gizli gizli ağladı. Kayınvalidem, mahalleye laf yetiştirip durdu: “Bunlar şehirli kadınlara özenirse evler yıkılır, ocaklar söner!” Dost dediklerimin bazıları soğudu. Zehra ise bana el uzattı: “Hayalini bir kere susturursan, bir daha kolay kolay duyamazsın Aysun… Onlar anlamasa da, sen kendini anla.”
Okuma grubunda tanıştığım Reyhan, kendi hikâyesini anlattı bir gün. O da yıllarca mahalle baskısı yaşamıştı ama pes etmemiş, küçük bir atölyede çalışmaya başlamış, şimdi iki çocuğu üniversitede okuyordu. Onun sözleri bana cesaret verdi: “Hayatin yükü kadınların omzunda ama hayallerin ateşi de kalbimizde yanar. Bırak, başkaları su döksün, sen yine de yan!”
Hüseyin’in tepkisinden sonra evde hava kolay kolay düzelmedi. Bir gün akşam, Emre ateşlendi. Saat geç olmuştu, arabamız yoktu. Tek başıma çocuğu aldım, acil servise yetiştirdim. O an bekleme odasında, oğlumun başucunda, kendimi sorguladım: “Yine buralarda tek başımayım. El kadar bir çocuk için, bana itimat edilmedi ya da yanımda olunmadı. Peki ben kime güveneceğim?”
Sabah eve dönerken güneş doğuyordu. İçimde acı-tatlı bir his: Çocuklarım için ayakta durmak zorundayım ama aynı zamanda kendime de nefes vermek… Sonraki günlerde Hüseyin’e açıkça söyledim: “Çocuklarım için iyi bir örnek olacağım. Sen destek ol ya da olma; ben zamanı geldiğinde sınıfta öğretmen olarak da olacağım, bir anne olarak da. Onları iki yanıyla da büyüteceğim.”
Her şey bir anda düzelmedi ama sürecin sonunda Hüseyin de, ailem de bana hak vermek zorunda kaldı. Çünkü çocuklarım, okulda annelerinin gönüllü okuma öğretmeni olduğunu gururla anlatmaya başlamıştı. Beni anlayan bir eş, cesaret veren evlatlar, elini uzatan arkadaşlar ve bana inanmayı seçen yeni bir Aysun…
Bugün mahallede anneler bana “Aysun, bir yol çizdin bizlere!” diyor. Kendi yolumu yürüyünce kimseye sırt çevirmedim; tam tersine, yüreğimle ailemi de büyüttüm. Peki, sizce bir kadının anneliği ve kadınlığı başka bir hayat hayaliyle eksilir mi? İnsan, en çok kimi mutlu ederse gerçek anlamda var olur? Bu sorularla baş başa bırakıyorum sizi. Cevaplarınızda, kendinizden bir iz bulacak mıyım acaba?