Kocam Doğumumda Beni Küçümsedi: Ben de Ona Kadının Gerçek Gücünü Gösterdim
“Ya ne bu kadar bağırıyorsun? Herkes doğuruyor, sen de abartıyorsun şimdi!” dedi Barış. Yüzümü görseydiniz, gözlerim doldu ve içimde yılların biriktirdiği kırgınlık adeta dalga dalga yayıldı. O an, doğumhanedeyiz, acıdan kıvranıyorum, ter içindeyim. Hemşire “Çok iyi gidiyorsunuz, biraz daha sabredin, kızınız geliyor!” diye desteklemeye çalışırken, kocam başucumda öylece dikildi ve yine bir iğnelemeyle, “Şu kadarcık şey için ağlanılır mı?” dedi. Kırıldım. Hem de hayatımda hiç kırılmadığım kadar…
Barış’la yedi yıllık bir evliliğimiz, bir de 4 yaşında bir oğlumuz vardı. Hep biraz mesafeliydi bana karşı. Bir şey dememem, sessiz olmam, onun için güçlü kadın imajını tamamlıyor sanıyordum. Ama o gün, ‘güç’ dediğimiz şeyin illa susmak, her şeye katlanmak olmadığını iliklerime kadar hissettim. Annem hep “Kadının sabrı her şeyi çözer, dilini bileyim de evim huzur bulsun!” derdi. Ama doğumda, o sancının ortasında, bana bakan Barış’ın küçümseyici gözleriyle baş başa kaldığımda sabrım rafa kalktı.
Barış’ı doğumhaneden kovdurmak istedim. “Çık Barış! Destek olmuyorsan, seni burada istemiyorum!” dedim. Sesim çatallandı; gözlerimden yaşlar, boncuk boncuk akıyordu. Hemşire şaşırdı, Barış ise utanacak mı diye gözlemledim, ama yine ifadesiz bir yüz. Yıllardır evliliğimizde yüzüme karşı tek bir kelime etmediği her şeyi, belki de ilk defa o gün dilime dökülüyordu. O acı içinde bir kez daha fısıldadım: “Git buradan! Sana ihtiyacım yok! Kendimi, kızımı koruyacağım, yalnız da olsa…”
Barış koridorun ucunda, koltukta çaresiz oturuyordu. Annem bana su verdi, alnımı sildi. “Ah kızım, baştan belliydi,” dedi. Sanki yıllardır içimizde olan ne varsa, o gün döküldü.
O sancıların, çığlıkların ortasında bir kadının yalnızlığı apayrı bir acıymış, anlayana. Gözlerimi kapattım, içimdeki korkuyu sertçe geri ittirdim. Elimle karnımı bastırdım, hemşirenin dediği gibi nefeslerimi saydım. O an, Barış’ın desteğini zaten unuttum. Kendi kendime mırıldandım: “Madem bu savaşı tek başıma vereceğim, öyleyse tek başıma kazanacağım.” Nurten hemşire kolumdan tuttu, “Harikasın Gülşah, az kaldı. Güçlüsün!” dediğinde, bir anda gözümden bir damla daha yaş düştü. Ama bu defa acıdan değil, kendimle gurur duyduğum için.
Sancılar arasına sıkışmış bir geçmiş aktı hafızamdan. Barış’la tanıştığımız ilk günler, mutlu bir gelecek hayalini paylaşışımız, kira evinde baş başa yediğimiz ilk pilav, çocukluğumda annemin odasında gizlice uyuduğum geceler… Her bir anı, bir kadın olarak kim olduğumu bana tekrar hatırlattı.
Sonunda, kızım Ece’yi kucağıma aldığımda, avazım çıktığı kadar ağlamak istedim. Yalnızdım, ama asla güçsüz değildim. Hiçbir kadın yalnızken güçsüz olmaz, dedim kendime. Ece’nin minik elleri parmaklarımı sımsıkı tutarken içimi bir huzur kapladı. “Ben seni, sadece seni seçtim,” dedim ona, içimden.
Barış odaya girdiğinde gözlerinin ucuyla bana baktı. Sanki bir özür dilemek ister gibiydi, ama yine sustu. Kızına sarılmaya çalışırken çekingen, bana göz ucuyla bakan adama dönmüştü. O an anladım; evliliğimizde ilk defa güç dengesi değişmişti. Ben ne zaman susmayı bıraktıysam, Barış çaresizce ne yapacağını bilememeye başlamıştı.
Annem, bana dönüp: “Gördün mü? Annenin emeği, fedakarlığı, gücü hele ki böyle zamanlarda belli olur.” dedi. Annem her zamanki gibi haklıydı: Kadının gücünü en çok anneliğe soyunduğun anda, acının ve nefesin arasında buluyorsun.
İki gün hastanede kaldık. Barış ilk gün eve gitti, oğlumuz Emir’i getirmeye. Ben ise her gece Ece’ye sarılarak, bir yandan hayatımı, bir yandan evliliğimi sorguladım. Yıllardır biriktirdiğim suskunluğun, en olmadık zamanda, doğumhanede patlak vermesi, acı ama doğru olanı işaret ediyordu. Kendi sesime, kendi gücüme şaşırdım.
Eve döndüğümüzde ortam soğuktu. Barış, bebek ağlayınca hemen “Ben bakamam” deyip odasına çekildi. Bunu ilk çocuğumuzda da yapmıştı. Ama bu defa içimde bir öfke yoktu, sadece kabul. Kızımı doyurdum, oğlumun başını okşadım ve Barış’ın yanına gittim. “Barış,” dedim, “o gün yaptığın bana değil, anneliğe, kadınlığa bir hakaretti. Ben senden saygı beklerken, küçümseme gördüm.”
Barış başını eğdi. “Gülşah, ben panikledim. Yardım edemedim. Bana kızma, ben de böyle öğrendim,” dedi. “Böyle mi öğrendin? Kadının canı yanarken alay etmeyi mi?” dedim. Cevap veremedi. O gece, ilk kez Barış’ın gözlerinin dolduğunu gördüm. Belki de ilk defa onu tam olarak anladım; onun da içinde tamamlanmamış bir çocuk, korkak bir adam vardı. Ama bu excuses, yaşadığım acı ve yalnızlıkla yarışamazdı.
Geceleri Ece’yi uyuturken kendi annemi düşündüm. Annem de babamdan destek yerine eleştiri almıştı. Komşuların yanında çekingen, evde sessiz kalmayı öğrenmişti. “Anne, ben senin yolundan gitmeyeceğim,” dedim adeta içimden.
Günden güne, Barış’la aramızda yeni bir denge oldu. O daha çok susmaya, ben ise daha fazla konuşmaya başladım. Bu kötü mü? Belki. Ama her yenilen kadının içinde, doğumhanede açığa çıkan o çelik gibi, asla bükülmeyen bir damarın var olduğuna artık eminim. Evde söylenmeden ben gidip markete çıktım, çocuklarımı tek başıma doktora götürdüm, hatta üstümü başımı toparlayıp, iş başvurusu bile yaptım. Barış şaşkınlıkla bakıyordu. “Gülşah, son zamanlarda değiştin,” diyordu arada. İçimden, “Ben değişmedim, gerçek ben şimdi görünür oldum,” diye cevap veriyordum.
Bir akşam, Ece uyurken, Emir odamda bana sarıldı: “Anne, sen hiç ağlama! Sen çok güçlüsün!” dedi. O an, dünyanın en mutlu ve gururlu kadınıydım. İçimden geçenleri söylesem, herkes şaşar: “Bir kadının gücünü hafife alanlar, aslında kendi eksik taraflarının farkında bile değiller.”
Şimdi bazen aynaya bakıyorum ve kendi kendime soruyorum: Gerçekten, sesini çıkaran kadın evde huzursuzluk yaratır mı, yoksa o evde nihayet gerçek bir hayat başlar mı? Korkmadan yaşamak, kalpsizliğe karşı dimdik durabilmek mümkün mü? Sizce?