Sessizlikte Yankılanan Dikişler: Bir Kadının Kaderini Değiştiren Makine
“Yine mi sessizlik?” diye içimden geçirdim, Mehmet’in kapıyı çekip çıktığı o sabah. Saat henüz yedi bile olmamıştı; evin içinde yankılanan tek ses, onun anahtarı masaya bırakırken çıkardığı tıkırtıydı. Yatak odasının yarı karanlığında, yatağın ucunda oturuyordum. Ellerim titriyordu; ne korkudan ne de soğuktan, ama içimde biriken o ağır yükten. Bugün bir şey değişmeliydi. Bugün, yıllardır içimde biriktirdiğim o sessiz çığlığıma kulak verecektim.
Mutfaktan geçip, doğrudan kilerimize yöneldim. Annemden kalma eski dikiş makinesini yıllardır orada, tozlar içinde saklıyordum. Merdiveni çekip, raftan indirdim. Ellerimle tozunu sildim; parmaklarımda geçmişin izleri vardı. Annemin bana öğrettiği ilk dikişi hatırladım: “Kızım, bir gün bu makineyle kendi yolunu çizeceksin,” demişti. O zamanlar anlamamıştım; şimdi ise her kelimesi içimde yankılandı.
Salona geçip makineyi masanın üzerine koydum. O an, içimde bir şey kırıldı ya da belki de tam tersi, bir şeyler birleşti. Gözlerim doldu; ama ağlamadım. Çünkü ağlamak, bu evde alışılmış bir sessizliğe dönüşmüştü artık. Mehmet’le aramızda konuşmalar azalmıştı; çocuklarımız büyüyüp kendi hayatlarına dalınca, evdeki sohbetler de azalmıştı. Ben ise her gün aynı rutinde kayboluyordum: temizlik, yemek, çamaşır… Ve hep o sessizlik.
Telefonum çaldı. Arayan ablamdı. “Ne yapıyorsun Zeynep?” dedi. “Dikiş makinesini indirdim,” dedim kısaca. Bir an sustu, sonra “Yıllar oldu dokunmayalı… Cesaretin var mı hâlâ?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim, “ama denemek zorundayım.”
O gün ilk defa kendime bir amaç belirledim: Eski elbiselerimi onarıp, komşulara da yardım edecektim. Belki küçük bir ek gelir olurdu; belki de sadece kendimi iyi hissederdim. İlk dikişi atarken ellerim titredi; iğne parmağıma battı ama acısını hissetmedim bile. Çünkü o an, yıllardır hissetmediğim bir şey vardı: Umut.
Akşam olunca Mehmet geldi. Yorgundu; yüzünde her zamanki ifadesiz bakış vardı. Masada dikiş makinesini görünce kaşlarını çattı:
— Ne yapıyorsun Zeynep? dedi.
— Biraz dikiş dikiyorum, dedim.
— Ne gerek var şimdi buna? Zaten evde işin gücün yok mu?
İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Çünkü yıllardır susmaya alışmıştım. Ama bu sefer farklıydı; içimde bir direnç vardı artık.
— Belki de kendime yeni bir yol açmak istiyorum, dedim sessizce.
Mehmet cevap vermedi; televizyonun karşısına geçti. O an anladım ki, bu evde sadece ben değil, herkes kendi sessizliğine gömülmüş.
Günler geçti. Komşular yavaş yavaş bana eski kıyafetlerini getirmeye başladı. İlk başta küçümsediler belki; ama işimi iyi yaptıkça takdir etmeye başladılar. Bir gün Ayşe abla geldi:
— Zeynep, şu eski pardösüyü yenileyebilir misin? Kızımın düğünü var da…
— Tabii abla, elimden geleni yaparım, dedim.
Dikiş makinesinin başında saatlerce çalıştım. Her dikişte annemin sesi kulağımda çınladı: “Sabret kızım, emeğin karşılığını alırsın.” O pardösüyü öyle güzel yaptım ki Ayşe abla gözleri dolu dolu teşekkür etti.
Bir akşam Mehmet eve geldiğinde masanın üzerinde bir miktar para gördü.
— Bu para nereden geldi? dedi şüpheyle.
— Dikişten kazandım, dedim gururla.
— Milletin eski püskü şeyleriyle mi uğraşıyorsun şimdi? dedi küçümseyerek.
O an dayanamadım:
— Evet! Çünkü başka türlü nefes alamıyorum Mehmet! Bu evde herkes kendi köşesine çekilmiş, kimse kimseyi duymuyor! Ben de kendimi bulmak istiyorum! dedim gözyaşlarımı tutamadan.
Mehmet sustu; ilk defa bana uzun uzun baktı. Belki de ilk defa beni gerçekten gördü.
O gece uyuyamadım. Annemin bana anlattığı hikâyeleri düşündüm: Kadınların nasıl ezildiğini, nasıl susturulduğunu… Ama ben susmak istemiyordum artık.
Ertesi gün komşular daha fazla iş getirdi. Sosyal medyada küçük bir sayfa açtım; işler büyüdü. Artık sadece dikiş dikmiyor, başka kadınlara da umut oluyordum. Onlara cesaret veriyor, birlikte çalışıyorduk.
Bir gün kızım Elif aradı İstanbul’dan:
— Anne, seni sosyal medyada gördüm! Ne güzel işler yapıyorsun! Seninle gurur duyuyorum!
O an ağladım; çünkü yıllardır ilk defa kendimi değerli hissetmiştim.
Mehmet ise hâlâ kabullenemiyordu değişimi. Bir akşam tartıştık:
— Sen değiştin Zeynep! Eskisi gibi değilsin!
— Evet Mehmet! Çünkü artık kendimi buldum! Sen de değişmek istemez misin?
Uzun süre konuşmadık o gece. Ama ertesi sabah Mehmet bana çay getirdi; ilk defa gülümsedi:
— Belki de haklısın Zeynep… Belki de bu evde biraz ses lazım…
Şimdi düşünüyorum da; bunca yıl neden sustum? Neden kendi sesimi hep bastırdım? Siz hiç kendi sesinizi duymaktan korktunuz mu? Yoksa hâlâ içinizde yankılanan o sessizliği mi yaşıyorsunuz?