Köyde Yalnız Bir Annenin Susmayan Savaşı

“Nazlı, bir kadın tek başına köyde nasıl yaşar? Hayırdır, eşinden ayrılınca özgürlüğe mi kavuştun sandın?” Sözleri duyalı üç saat olmuş olmasına rağmen, hala kulaklarımda çınlıyor. Muhtarın karısı Zehra abla, bana köy kahvesinin önünden geçerken göz ucuyla bakıp bunları söyledi. Üstelik herkesin içindeydi. O an burnumun direği sızladı ama kendimi tutup oğlum Serdar’ı okuldan almaya yürümeye devam ettim. Ellerim titriyordu, ama bunu ona belli etmemeliydim.

Köyün girişindeki çam ağaçlarının gölgesine sığındığımda, çocukluğumdan beri bildiğim bu toprakların beni böyle yabancıladığına inanamadım. Annemi kaybedeli üç yıl oldu; onun sıcak kolları, şimdi ne kadar uzak geliyor. Babam ise, ben boşanınca bana sırtını döndü. “Ayıbımıza ayıp kattın, Nazlı. Boşanmış kadın ne demek kızım, bizim köyde?” dediğinde, içimden geçen fırtınalar yüzüme yansımamıştı. Oysa ki, evliliğimin içinde her gün ölmüştüm. Kimse o dört duvar arasında çürüyen umutlarımı, boğazıma düğümlenen çığlıklarımı görmemişti.

Serdar, okul bahçesinin köşesinde beni beklerken bana gülümserken ne hayaller kurdu, bilmem. İçimdeki korkularla savaşırken, onun gözlerindeki umut beni hayata hep bağlıyor. “Anne, bugün resim dersinde yeni bir kuş çizdim! Sen de bakmak ister misin?” diye kucakladı boynumdan. O an Zehra abla’nın ve köyün geri kalanlarının sözleri bir anlığına uzaklaştı.

Evimize doğru yürürken, önümüzü birden Ayşe yenge kesti. “Nazlı, kusura bakma ama dün akşam bizim Hüseyin, senin Serdar’ın sokakta çok geç saate kadar top oynadığını söyledi. Böyle mi yetiştiriyorsun oğlunu? Erkek çocuk dediğin disiplinle büyür.” Ayşe’ye ne kadar üzülsem de, içimde bir şey kırılıp yere düştü. Kendi çocuğumun özgürlüğünü savunmanın beni kötü bir anne yaptığını ima edişi… Serdar’ın elini sıktım. “Merak etme, oğlum. Sen doğruyu biliyorsun. Kimse kendi acısını başkasının çocuğu üzerinden telafi edemez,” dedim. Serdar’ın başını hafifçe omzuma yasladı. İşte o an, dünyada tek başıma kalsam da onun için güçlü olmalıydım.

Akşam eve döndüğümüzde, köhne prizden dumanlar tüterken, elektriklerin bitik olduğu belli oldu. Komşudan uzatma kablosu çekmek için kapıya gittim. Fatma teyze kapıyı açar açmaz “Kızım, bu köyde kendi başına her şeyi yapabileceğini mi sandın? Gençsin ama bazı şeyleri kabullenmen gerek. Bizde kadın, çocukken babasına, evlenince kocasına, yaşlanınca oğluna bağlıdır,” dedi. “Fatma teyze, benim başka kimsem yok. Kendimim ben, Serdar’ım da bana güveniyor. Destek isteyen birini koruyamaz mıyız birbirimizden?” diye sorduğumda, gözlerini kaçırdı. O sırada mutfaktan dibi tutmuş pilavın kokusu evi sardı. Ev ahalisi ben ve Serdar’dık. Bir tabakta ekmek, biraz zeytinle akşam yemeğini ettik.

Gece, küçük odamızda Serdar yattıktan sonra, perdeleri açıp yıldızlara baktım. Gökyüzünde o kadar çok yıldız vardı ki… “Annem, acaba sen burada olsaydın ne derdin?” diye sordum sessizce. Gözümden kaçan iki damla düşerken, ufacık umutlarımın büyümesini istedim. Her sabah uyanınca yeniden başlanan bir savaş vardı burada. İnsan bazen yalnızken bile kalabalığın içinde boğulabiliyor.

Bir gün okuldan eve dönerken, Serdar’ın cebine sıkıştırılmış bir kağıt buldum. Üzerinde, çocuk el yazısıyla; “Senin annen kötü kadın. Onunla oynamayalım,” yazıyordu. Dizlerimin bağı çözüldü. Serdar bana anlam dolu gözlerle baktığında; “Anne, ben kötü bir çocuk muyum? İnsanlar neden sana kötü diyorlar?” O an dilim tutuldu. Sarıldım, “Hayır oğlum, asla! İnsanlar bazen anlamadıkları şeyden korkarlar ve başkasını suçlarlar. Biz kimseye zarar vermeden, doğru bildiğimizi yapıyoruz. En önemlisi, birbirimize sahibiz,” dedim gözyaşlarımı gizlemeye çalışarak. Serdar’ı daha sıkı tuttum o gün.

Bir akşam, babam aradı. Bir süre ses çıkarmadan bekledi, sonra “Nazlı, malum… Yarın köy büyükleriyle konuşacağım, adına uygun birini bulursam tekrar evlenirsin. Belki de böylece herkes susar,” dedi. Ben susmadım. “Baba, ben evlenip bir adamın arkasına saklanmak için mi dünyaya geldim? Sen hiç benim hangi hayalim neydi, sorumluluğum ne kadar ağır, biliyor musun? Kendi derdimize çareyi birilerinin gölgesinde aramayacağız artık. Ben oğlumu da, kendimi de böyle koruyacağım!” dedim. Babam öfkeyle ahizeyi kapattı.

Aylar geçti. Dedikodular bitmedi, yargılayan bakışlar hiç eksilmedi. Ama Serdar’ın okulda başarıları konuşuldukça, bazen arkamdan fısıldayan iki kadın bile bana gülümsemek zorunda kalıyordu. Günlerden bir gün Serdar, köyde düzenlenen bilgi yarışmasında birinci oldu. Okul müdürü ödülünü takarken, Zehra abla ve Ayşe yenge en önde oturuyorlardı. Müdür kürsüden, “Serdar bu başarıya annesi Nazlı Hanım’ın fedakarlıkları ve sevgisiyle ulaştı,” dediğinde, kalbimde tarifsiz bir gurur yükseldi. O an göz göze geldik, Zehra abla başını önüne eğdi.

O gün eve dönerken, Serdar her zamankinden daha neşeliydi. “Anne, galiba bizim gibi insanlara da bazen değer veriliyormuş. Kim bilir, herkes yalnız kaldığında bizim gibi düşünmüyor mudur?” dedi. Boynuna sarıldım, içimde biriken gözyaşlarıma engel olamayarak gülümsedim.

Şimdi her sabah, sokakta yine bakışlar üzerimde. Ama artık biliyorum ki; Serdar’ın bana duyduğu güven kadar, kendi içimdeki değeri de ben inşa ediyorum. Gece yıldızların altına başımı koyduğumda, “Bir kadın tek başına bir köyün inadını, yadırgayan bakışlarını ve yorgun kalbini yenebilir mi gerçekten?” diye soruyorum kendime. Sizce bir tek cesaretiyle kadın, bir köyü değiştirebilir mi?