Her Şeyimi Kaybettiğim O Anda: Umutsuzluktan Umuda

“Gitmeden önce anahtarımı bırak,” dedi Mark. Salondaki yıpranmış kanepenin ucunda oturuyordum, yüzüme bile bakmadan konuştu. Ben ise ellerim titreyerek anahtarlığı çıkardım çantamdan. Yıllarca eşim diye güvendiğim adam arkasını dönmüş, sadece başını çevirip gözlerinin ucuyla bana bakıyordu. O an anladım ki, aslında bu ev hiç bana ait olmamış.

Evlilik teklifini bile hâlâ hatırlıyorum: Boğaz’ın kıyısında bir akşam, gözlerinde masum bir heyecan. Her şey çok güzeldi; aileler tanıştı, misafirler geldi geçti, balayında Ege’de taş denizin üstünde gün batımlarını izledik. Yıllar hızla geçti. Fark etmeden mi, göze almak istemeden mi büyüyen soğukluğu anlamadım bile. Mark her zaman biraz uzak bir adamdı ama ben buna güç sandım. Onun yanında ‘güvende’ olduğumu, sırtımı dayayabileceğim bir destek taşı sandım. Meğer ben sırtımdan hançerlenmişim de, ruhumdan çorap söküğü gibi güvenim çekilmiş de, hiç anlamamışım.

O gece evi terk ettiğimde, ablam Zeynep’in evine sığındım. Zor bir geceydi. Zeynep bana taksi paramı bile verdi. Ellerim hâlâ titriyordu. Ağlayarak, “Ablam, neden?” dedim, “Neden bana bunu yaptı?” Zeynep gözlerimin içine bakıp, “Her şey bitecek diye bir şey yok Gonca. İnsan, en çok acı çektiği günlerde bile yeniden doğabiliyor,” dedi. Gece boyunca gözümü kırpmadım. Geceyi atlasam da korku ve burukluk sabaha kalmıştı. Sabah ilk iş, otomobilime bakmaya indim. Meğer arabayı kendi üstüne almış; anahtarını bile elimden almıştı. Hiçbir şeyim yoktu artık. On altı yılda kazandıklarımız, evdeki tablodan tut, kahve fincanlarına kadar, Mark’ın ‘eşya listesine’ yazılmıştı bile. Aylardır hazırlamış her şeyi, ben sadece seyirci kalıyormuşum hayatıma.

Ailemin evi memleketimizde, Ankara’da. O sabah Zeynep bana, “Bizde kalabilirsin ama işlerimize de karışmanı istemiyoruz,” dedi. O an sesim çıkmadı, ama kalbimde ince bir sızı hissettim. Koca İstanbul’da yalnızdım, üstümde en eski montum, cebimde bir miktar nakit. “Her şey bitecek diye bir şey yok Gonca,” diye kendi kendime fısıldadım.

İlk günler, ablamın evinde zaman geçerken, abim Burak aradı. “Bir otur konuşalım,” dedi. Akşam bir kafede buluştuk. Yüzünde ciddi bir ifade, sesinde anlaşılmaz bir öfke vardı. “Bak Gonca, Mark işi gücü olan, düzgün bir adam. Belki biraz sabretseydin, düzelirdi. Boşanmak kolay da, sonrası çok zor,” dedi. Yutkundum. “Abicim, ben on altı yılımı verdim. Bil diyorum, aramızda bir kadın varmış. Bunu öğrendiğimde yıkıldım,” dedim. O an gözünden yaş geldi, yine de aklındaki tek şey mahalle baskısıydı. Gözlerimi ondan kaçırmaya çalıştım. Kendi evimde, kendi ailemde bile istenmeyen biri gibi hissediyordum. Sanki suçlu olan bendim.

Bir ay sonra iş bulmak için CV hazırlamaya çalıştım. On altı yıl ev hanımlığı yapmıştım; ne eski işim kalmıştı, ne bağlantım. Küçük bir butik kafede garsonluk işi buldum. İlk günümde, kahveleri yanlış masaya bıraktığımda müşterinin alaycı bakışlarını asla unutamam. Yan masadan bir kadın bana fısıldadı: “Canım, ilk günlerin zordur ama alışırsın. İki sene önce ben de senin gibiydim.” O masadaki sohbet, bana bir an nefes aldırdı.

Ama asıl büyük yara, annemle yaptığım o uzun telefon konuşmasında açıldı. “Böyle kadın olunur mu kızım? Kocanla oturup konuşsaydınız, affedemez miydin? Bir kadının hayatı, evi, yuvası… Bunlar kolay kazanılmıyor Gonca. Boşanıp nereye gideceksin?” Annenin sesi kırgındı; yaşadıklarımı anlatmaksa faydasızdı. Ben ise cevapsız sorularla baş başaydım: O evi, o hayatı kaybetmemek adına ben daha neyi yutup susmalıydım? Affetmek demek, kendimden vazgeçmek mi demekti?

Geceleri çoğunlukla bir köşede oturup pencerenin önüne bakıyordum. Uykusuz geçen saatlerde, kendi içime konuşuyordum. “Sen de hata yaptın mı Gonca? Hiç mi hissetmedin mi soğukluğu? Hiç mi hissetmedin başka birinin varlığını?” Zamanla öfkemi sindirmeye, içimdeki kırgınlıkla barışmaya başladım. Bir gece yağmur camlara vuruyordu. O an kararımı verdim: ‘Ben bir de kendim için yaşayacağım.’

İşten ilk maaşımı alınca, bir oda kiraladım. Lüks yoktu; eski bir masa, yamuk bir sandalye, kalın bir battaniye. Ama kapıyı kapattığımda, kimse bana hesap sormuyordu. Yalnızdım, ama özgürdüm artık. Her şeyim sıfırdan. Komşum Şengül teyze, bana günlerden bir gün bir tabak dolması getirdi. “Kızım, ben de senin yaşındayken dul kaldım. Herkes konuştu, ama sonunda yine kendimle baş başa kaldım,” dedi. O kadınların sıcaklığı, kelimeleri bana yeni bir güç verdi.

Bir süre sonra iş yerinde yeni arkadaşlarım oldu, arada gülüp eğlenmeye başladım. Artık sabah kalkınca aynadaki yansıma bir parça bana ait gelmeye başlamıştı. Mark ise arada yazıyor, arabayı alıp eskisi gibi görünmemi istiyordu. Her cevapsız mesajı, içimdeki boşluk yerine biraz daha özgüven doldurdu. Evet, parasız kaldım; evim, arabam yok. Ama kendi aklım, cesaretim, katettiğim yol benim oldu.

Ailemle yarım yamalak bozulan ilişkiler, zamanla onlara da gerçekleri kabullendirdi. Anladılar ki, Gonca eskisi gibi her dediğini yapan, her başına eğen o eski kadın değil. Annem aylar sonra aradı. “İyi misin kuzum?” dedi, sesinde ilk kez merak vardı. Burak bile işlerimi sordu. Birlikte bayramda sofrada oturduk; çok konuşmadık belki ama artık yüzüme bakabiliyorlardı. Zamanla acım kabuk bağladı.

Şimdi bazen, yolda yürüyen kadınlara bakarken düşünüyorum: Kaçımız arkasına bakmadan yürüyebiliyor hayatında? Kaçımız bir gün uyanıp her şeyini sıfırdan kurmak zorunda kaldı? Kendi hikayemden biliyorum: En zor olan, insanın kendine inanmaya tekrar başlamasıymış. Kim bilir, belki bir gün biri bana sorar: “Her şeye rağmen tekrar güvenebilir misin?”

Sizce insan, en büyük yıkımdan sonra yeniden ayağa kalkabilir mi? Duruşunu, umudunu ve saygınlığını kaybetmeden yaşamak mümkün mü sahiden?