İşten Eve Döndüğümde Oğlumun Gözyaşları Hayatımı Altüst Etti: Anneanneye Gitmek İstemiyorum!
“Anne, ne olur gönderme beni artık anneanneme!” Sözler o kadar şiddetli şekilde Umut’un boğazına düğümlenmişti ki, kapıdan içeri adımımı attığım anda beynimde yankılandı. O an bir tuhaflık sezmiştim zaten: Ayakkabılarımı çıkarırken hiçbir çocukluğun kolay kolay sığmadığı o ağır, acı kokulu sessizlik ve ardından duyulan boğuk hıçkırıklar. Elimdeki plastik market poşetini yere bırakıp hemen çömeldim, Umut’un gözyaşlarını sildim. Sadece “Umut, canım ne oldu?” diyebildim, ellerim titrerken.
Her gün olduğu gibi işten yorgun ve sinir harbiyle dönmüştüm; rutin hayatımın değişmez kahramanıydım: Hem annenin hem babanın yokluğunda evladını yetiştiren kadın. Cepten son parasını annesine vermiş, birkaç gün üst üste ıslanan paltosunu kurutmaya üşenen ve cam kenarında yalnız kalan bir anneydim. Oğlumun bana sımsıkı sarılması, sıradan günümün sonu ve yeni bir acının başlangıcı oldu. Benim kendi anneme sığınmam, oğlumu da ona sığınmaya mecbur bırakmıştı. Ah, ne büyük çelişki!
“Beni çok kızıyor, sürekli bağırıyor, seni de çağırırsam kızar deyip tehdit ediyor…” Umut’un sözcükleri araya giren hıçkırıklarla birbirine karışıyor. Her sabah bırakıp akşam toplamak zorunda olduğum o kısacık zaman diliminde neler olabileceğini hiç sorgulamamıştım. “Çocuğun disipline ihtiyacı var, annenin de yardıma” diyordu etrafımdakiler; ama meğer Umut ‘’disiplin’’ dediğimiz şeyin en ağırına maruz kalmış. Sanki içim bir yumruk yemiş gibi oldu, nefesim daraldı.
O akşam yemeğini zar zor yedirdiğim oğlumun morali hâlâ düzelmemişti. Salonun en köhne, yıpranmış köşesinde oturuyordum. Annemi aramaya korkuyorum, ona bir şey dese olay çıkacak… Kafam öyle karışık ki! Halbuki annem hep hayatımın kahramanıydı; babam bizi yıllar önce bırakıp gittiğinde, bana hiç küsmediğiyle, asla şikâyet etmediğiyle övünürdü. Başkası olsa çoktan isyan ederdi, derlerdi. Ama şimdi anlıyorum ki, savaştan sağ çıkanların ruhunda en çok yarayı yine onlar alıyor.
Gece boyu Umut’la konuştum; bana yeniden çocukluğumu anlattı, annemin bana nasıl davrandığını… Duyduklarım bir anı değil, birer ustura gibi içime saplandı. Demek annem bana da bağırıyormuş, ben sadece unutmuşum. “Anne, bana küstüğünde konuşmayıp sessiz duruyordu ya hani, çok korkuyordum” diyor Umut. O an dizlerimin üstüne kapanıp ağlamak, kendime lanet etmek istedim. Geçmişte her şeyi unutmuşum, oğlumun yaşadıklarını da benim neslimin tekrar etmesini istemiyorum.
Ertesi sabah erkenden kalktım, işyerime hastayım deyip rapor aldım. Umut’la birlikte annemin kapısını çaldım. Kapı açılır açılmaz o alışıldık gülümsemesiyle “Kahvaltıya mı geldiniz?” dedi annem, gözleriyle oğlumun üstünden bana bakarak. “Anne, biraz konuşabilir miyiz?”… İşte o an, üç kuşaktan acıların zinciri masanın üstüne serildi. Anneme, Umut’un anlattıklarını tane tane aktardım. Önce anlamazdan geldi, sonra “Çocuk abartır, hayal kurar” diye savundu kendini. Ama sonra hafifçe sesi titredi, bakışları yere kaydı: “Ben de bazen kendimi tutamıyorum, ben de insanım Sevil…” İlk defa annemi bu kadar savunmasız gördüm. Hep güçlü, hep kuralcı olan annem bir anda yaşlanıvermiş gibiydi.
Umut aramızda, sessizce küçük elleriyle kenarındaki sandalyenin oymalarıyla oynuyor. “Bak anne, ben de büyüyünce oğluma böyle davranırsam bana da kızar mısın?” diye sorduğumda annem gözlerimin içine bakamıyor. Hep sustuğu, inkar ettiği bütün anıların gözler önüne serilmesi gibi bir andı. “Ben senden başka kimseye güvenemiyorum anne,” dedim, gözlerim dolarken. “Ama oğlumun ruhunu kendi çocukluğumda ezdirmem.”
O andan itibaren ilişkimiz, tel tel çözülmeye başladı. Annemin bana yardım etmesinin bir bedeli olduğunu, o evde kalan çocukların ruhlarının sessizliğe gömüldüğünü daha iyi anlıyorum. Umut’u kreşe veya başka bir komşuya bırakma seçeneği aramaya başladım. Geçici çözümler bile daha sağlıklı olurdu, fark ettim. Anneme ise, onu suçlamak istemesem de, net bir şekilde mesafe koydum. Bunu hak ettiğimi ve oğlumun buna ihtiyacı olduğunu düşündüm. Yalnız bir annenin yıllarca görmezden geldiği gerçek, bir evladın cümlesinde tokat gibi çarptı yüzüme.
İşte, bu ülkenin yorgun annelerine ve hayata bir ucundan tutunmaya çalışan çocuklarına dair bir tablo çıktı ortaya. Bir yanım hâlâ annemi severken, diğer yanım oğlumun bir gülümsemesine her şeyimi verebileceğimi biliyor. Akşamları eve dönerken yolda yürüdüğümde hep aynı düşünceyle baş başa kalıyorum: “Kendi yaralarımızı çocuklarımıza taşımadan nasıl iyileşebiliriz? Aile birbirimize sunduğumuz güven mi, yoksa nesilden nesile aktarılan bir yük mü?” Belki siz de içinizde yanıt bulursunuz, belki de burada, bu hikâyede kendi çocukluğunuzun yankısını işitirsiniz.