Oğlum Neden Babaannesinde Ağladı? Bir Türk Ailenin Sessiz Çığlığı
Küçük Osman’ı babaannesinden almaya gittiğimde, her zamanki kadar neşeli ve hareketli olmasını bekliyordum. Kapıyı çaldım. Açtı. “Ayşe’cim, hoş geldin. Osman içeride, oyuncaklarıyla oynuyor,” dedi annem. Güldü ama nedense bu gülüş bana biraz yapmacık geldi. İçeri girdim. Osman, odasında kös kös oturuyordu. Oyuncaklarını önüne sermişti ama hiçbirine elini sürmüyordu. Ben yaklaştıkça başını kaldırmadı bile. Yanağında hala yaş damlaları parlıyordu. Ürperdim. Yüreğime bir el saplandı sanki. “Osman’ım, annem, neyin var? Neden ağladın?” diye fısıldadım. Cevap vermedi. Küçücük omuzları titriyordu. Annesinin ninnisini bekleyen bir kuzu gibiydi.
Annem odanın kapısında dikiliyordu. “Biraz yaramazlık yaptı. O yüzden biraz kızdım. Geçti bile şimdi,” dedi sessizce. Ama Osman’ın sessizliği beni rahatsız etti. Kelimeler boğazımda düğümlendi. O akşam eve döndüğümüzde Osman bir köşeye çekilip uyudu. Normalde bana masallar anlattırmayı, birlikte resim çizmeyi çok severdi. Ertesi sabah da durgunluğu sürdü. Eşim Yusuf’a durumu anlattım. “Yahu Ayşe, çocuk bu, bazen olur öyle. Abartıyorsun,” dedi omuz silkip. Ama bir anne yüreği, çocuğunun gözündeki kasveti hemen tanır. Bir şey vardı.
İki gün sonra Osman’ın anaokulunda öğretmeni beni aradı. “Ayşe Hanım, Osman bugün de biraz dalgın. Arkadaşlarıyla pek konuşmuyor. Sık sık ağlamaklı oluyor. Bir şey mi var evde?” diyor. Kanım dondu. Eve döndüğümde Osman’ın ceplerinde ufak tefek kağıtlar buldum. Birinde şunlar yazılıydı harf harf: ‘Ben iyi çocuk olmak istiyorum.’ Gözlerim doldu. Kalbim pır pır bir taşla doldu sanki. Ona kocaman sarıldım, “Osman’ım bunları neden yazdın?” dedim. O ise sadece başını sallayıp “Bilmiyorum,” dedi. Kelimelerin arasına sakladığı korku, çok daha büyüktü.
O gece uykum kaçtı. Annemi aradım, “Anne, Osman neden bu kadar buruk döndü sizden? Bir şey oldu mu?” Sesinin tonunda alışkın olmadığım bir titrek vardı. “Kızım, çocuk bazen yaramazlık yapıyor. Ben de iki laf ettim. Senin yanında hiç olmaz mı? Bak, ben de insanım,” dedi. Ama içim rahat etmedi. Kocamla tartışmaya başladık. O, her zamanki gibi annesinin tarafını tutuyordu:
– Ayşe, annem kötü bir şey yapmaz. Çocuk işte! Abartıyorsun!
– Yusuf, sen de bir baba olarak gözlerinle görmedikçe hiçbir şeye inanmayacaksın! Osman’ın hali ortada!
Bir anda suskunluk oldu, kocam televizyona döndü. Ben ise gözyaşlarımı yastığıma akıttım. Osman’ın defterinin arasında bulduğum o küçük not, geceler boyu beynimi kemirdi: ‘Ben iyi çocuk olmak istiyorum.’
Hafta sonu, Osman’ın istekleriyle gittik yine anneannemizin evine. Bu defa annemin yüzü daha da asıktı. Sanki aramızda görünmez bir duvar vardı. Osman ise bana sımsıkı sarılmış bırakmıyor:
– Anne, gitme, buradan beni alma.
Annem ise: “Ne var bunda, çocuk büyüyünce unutur,” diyor. Ama bakışlarındaki suçluluğu yakalıyorum. Bir ara mutfakta yalnız yakaladım annemi. “Bak kızım, çocuklar bazen çok huysuz oluyorlar. Onları biraz cezalandırmak gerekiyor. Ne var bunda?” dedi. ‘Cezalandırmak mı?’ İçim buz gibi oldu. Babam ise gazete okuyor, hiçbir şeyden haberi bile yok.
O hafta gece boyunca Osman’ı inceledim uyurken. Uykusunda mırıldanıyor, “Kötü çocuk değilim. Özür dilerim.” diyor. Gözyaşlarım içimde birikti. Ne yapacağımı bilmez halde internette çocuk psikologlarının yazılarını okudum, uzmanlarla mesajlaştım. Sonunda anlamaya başladım: Osman bir şeyden, bir kimseden çok korkmuş, mahcup olmuştu. Onun çocuk kalbinde açılan bu yarayı ancak ben, annesi, kapatabilirdim.
Bir sabah kahvaltıda, Osman’a yavaşça sordum:
– Oğlum, anneannenle bir şey mi oldu? Sana biri kızdı mı? Korktun mu?
Gözünden yaşlar süzüldü hemen. Sadece başını salladı. “Anneannen bana, ‘Seni artık istemiyorum, kötü çocuksun, annen gelsin seni alsın’ dedi. Oyuncağımı kırdı. Sonra beni odaya kapattı,” fısıldadı. Ciğerim dağlandı. O an orada dünyam başıma yıkıldı. İçimden bir fırtına kopuyordu, kendimi zor tuttum.
Eşimi hemen aradım. “Yusuf, Osman’ın yaşadıkları bu kadar basit değil. Annen onu odaya kilitlemiş, kırılmış oyuncağı için onu suçlamış!” dedim. Yusuf, önce inkar etti, sonra sustu. Akşam annemi aradım, “Sen Osman’a neden böyle davrandın?” dedim. Önce savunmaya geçti, sonra ağlamaya başladı. “Kızım, ben de yoruldum. Evde tek başımayım. Osman yaramazlık yaptı, dedemiz de rahatsız. Belki yanlış yaptım ama… Keşke anlatabilseydim hepinize.”
Sarsılmıştım. Dört duvar arasında büyümüş bir kız olarak, ailede hep barış, huzur zannederdim. Ama şimdi, oğlumun gözyaşlarında kırık bir ayna vardı. Osman’ın o masum gözlerinden utanıyordum. O günden sonra oğlumu asla kimseye bırakmadım, her anında yanında oldum.
Ailemiz ise ikiye bölündü. Kocam annesine bir şey diyemedi, ama bana da hakkımı veremedi. Annem ve ben ise uzun süre konuşamadık. Herkes suskun, herkes suçlu, herkes kırık dökük.
Şimdi dönüp bakıyorum da; aile denen şey gerçekten neymiş, kim kimi koruyormuş? Bir annenin gözyaşı mı daha ağır, bir çocuğun kırık oyuncakları mı? Aile olmak, ne zaman tek başına dik durmak anlamına geldi bu ülkede? Sizce bir çocuğun mutluluğu için nelere göğüs germeliyiz? Yorumlarınızı merakla bekliyorum…