Oğlum Bana, Ailemi Parçaladığımı Söyledi: Sıradan Bir Akşamdan Kopan Fırtına
Bulaşık tutağım elimden kayıp yere düştü. Kırık seramik sesi mutfağı doldurduğunda, evdeki tansiyon bir anda buz gibi değişti. Derin bir nefes aldım, gözümün ucuyla Asuman’ın bana bakışını yakaladım; ifadesi öyle yabancıydı ki, sanki oğlumun gelini değildi de, bana meydan okuyan bir yabancıydı. Ben ise tek bir şey istemiştim; masada annesi olarak az da olsa huzur…
“Oğlum,” dedim hafifçe, sesim titreyerek, “Sadece yemeğini yedikten sonra kendi tabağını yıkasa, bizim için de kolaylık olmaz mı?”
Elimde bardak, ayağa kalkmaya yeltenen Asuman bir an durdu. Tepsiyi suçlu bakışlarla topladı, fakat yüzünde bir küçümseme belirdi. Sustum. Kendi annemin, ne zaman gergin bir ortamda bulunsa dizlerini ovduğu gibi, ben de eteklerimle oynadım. Belki bu, yalnızca eski alışkanlıkların yankısıydı, belki de yeni başlayan bir çatışmanın ilk sesi…
Oğlum Mustafa ise sessizliğe gömüldü, gergin çenesini yumruklarına dayamış, pencereye bakıyordu.
Birden patladı, hiç alışık olmadığım bir öfkeyle: “Anne, lütfen! Zaten Asuman çalışıyor, eve katkı sağlıyor. Artık hepimizin ayrı hayatı var. Sen de bırak eski usul şeyleri!”
Gözlerim doldu, ama gururumun arkasına saklandım. Hemen cevap vermedim. Evin salonuna geçtim, annemdilinden miras kalan eski koltuğuma oturdum. Yirmi iki yaşımda, kucağımda iki yaşında oğlumla o koltukta ilk defa ağladığım günü hatırladım. Mustafa… o zamanlar dünyamın merkeziydi; varım yoğum, umudumdu. Eski eşim Halil çekip gittiğinde, kimsem yoktu. Sabahlara kadar ağladığım gecelerde, tek gücüm Mustafa’nın geleceğiydi.
Yıllar geçti, kimse bir anneye yol göstermedi. Ben kendi acılarımı içime gömdüm, oğluma iyi bir yuva, sıcak bir tabak çorba, tertemiz kıyafetler sunabilmek için çalıştım. Komşular bazen konuşurdu: “Bunca yıldır tek başına hem anası hem babası oldun. Helal olsun.” Ama ben, ailemdeki sevgi eksikliğini, yalnızlığımı konuşamazdım. Ne de olsa, mahallenin kadınlarına göre, herkes annesinin yanında büyür, yaşlanınca da oğlunun yanında ölürdü.
Akşam sofrası dağıldıktan sonra Asuman, odalarına çekildi. Mustafa yanıma gelip yere oturdu. Dudaklarını ısırarak hiddetli bir bakışla bana döndü.
“Anne, lütfen… Ailemi dağıtıyorsun. Benim huzurum kaçıyor. Neden anlamıyorsun?”
Ciğerime bir hançer saplandı sanki. Hangi noktada oğlumun huzursuzluğuna sebep oldum? Onca yıl, onun tüm sevinçlerini, başarılarını, acılarını göğüslemişken… Sustuğum her akşam için, sessizce ağladığım geceler için, herkesin önünde başımı öne eğip gururumu çiğnediğim günler için bir tek minnet beklememişken… Şimdi bütün suç ben miyim?
Oğlumun o an bana söyledikleri, kulaklarımda çınlamaya başladı: “Baba gittiğinde bizi neden tutmadın? Neden onun arkasından bakıp ağladın? Sen güçlü değildin ki.” Buna yeterli cevabım olmadı. Gücümden, mücadelemden bahsetmek istedim. Ama o çocukluğunda yaşadığı eksikliklerin acısını belli ki hâlâ bana yüklemeye devam ediyordu.
Gece yatağıma uzandım, tavana baktım. Duvarda yazılı adımız ve yıl yıl büyüyen, ölmeye yüz tutmuş sarmaşık gibi hislerim… Hayatım boyunca Mustafa’nın iyi bir ailesi olsun diye didindim. Ama onun eşi bana düşman gibi bakmaya başlamıştı. Acaba fazlalık mı oldum artık? Her gelinin korkulu rüyası, her oğlun baş belası “kayınvalide” miyim?
Ertesi gün, mutfağın penceresinden dışarı bakarken Asuman’ın mutfakta sessizce bulaşıkları yıkadığını gördüm. Arkamdan gelen hafif bir ayak sesiyle irkildim. Mustafa’nın gözleri doluydu. “Anne… Beni niye anlamıyorsun? Asuman hassas, ona bağırdığını düşünüyor, ona yük olmak istemiyor. Biraz uzak durabilir misin? Biz de kendi düzenimizi kuracağız.”
Dilim tutuldu. Nasıl uzak duracaktım ki? Bu ev onlara, bana hep bir aile sıcaklığı versin diye açılmıştı. O, çocukken hastalandığında sabaha kadar başında beklemiştim. Tek bir taş bile kayarsa, hepsi yıkılır sanırdım. Şimdi diyor ki oğlum: “Uzak dur.”
Asuman odasından çıkınca ona yavaşça seslendim: “Kızım, sabah erken kalkıyorum, bir şey ister misiniz? Akşam yemeği için yardım ederim istersen.”
Göz ucuyla bana baktı, “Gerek yok, Zahide Anne. Biz hallederiz.” dedi.
Bir an tarifsiz bir yanılgı hissettim. Belki de kendimi gereksiz yere zorluyordum. Onların arasında bir sarkıt gibi sallanıyordum; düşeyim mi, kalayım mı, bilemiyordum. Her akşam ellerimi ovuşturuyor, Allah’a dua ediyordum: “Beni, oğluma yük etme Yarabbim.”
Komşuya gittim. Emine abla beni görünce hemen anladı. “Biliyorum Zahide, oğullar büyüyünce annelerini aramazlar. Hem gelin de kendini ayrı hissediyor, senin gibi güçlü bir kadın karşısında ürkek olabilir.”
Gözlerim yeniden doldu. “Ama ben, onlara huzur vermek isterken, şimdi huzursuzluk olduk. Ne yapsam yanlış, ne desem kırıcı. Kadıncağızın bulaşığını söylemek bile günah oldu. Bir tabak su insanı bu kadar mı ayırır, Emine abla?”
O akşam eve dönünce, Mustafa’nın odalarından cılız sesler geliyordu:
“Asuman, annem geçen akşam seni yine kırdı mı?”
“Yok, ben de fazla üstüme gelindiğini düşünüyorum. Senin için de zor… Ama keşke biraz daha sabırlı olsa.”
Kulaklarımı kapattım, duymak istemedim. Bir zamanlar, oğlumun oynadığı neşeli kahkahalarla dolan odalar şimdi bana bir yük gibi geliyordu. Kapının arkasına yaslandım, derin bir iç geçirdim.
“Mustafa,” dedim son bir cesaretle, “Senin için her şeyi kabul ederim. Ama ben de bir insanım. Hatalarım varsa affet. Sadece, senden uzak düşmek istemem. O kadar bencil olamam. Dilediğin kadar düzen kur, ama annelik duygusu… İşte ona söz geçiremiyorum. Zor oluyor.”
Oğlum başını eğdi. Uzun bir sessizlik oldu. Belki zaman, belki acı, belki de aile dediğimiz şeyin fazlası da, azı da yara bırakıyor. Ne kadar versem de, olduramadım. Belli ki, bazen çok sevmek de yetmiyor…
Ama gerçekten, bir evde huzur uğruna da olsa, bir annenin yeri bu kadar küçülmeli mi? Ben sadece sevgimle var olmak isterken, neden herkesin yükü oldum? Sizce, annelik bazen fazla mı geliyor hayatta?