Beni Nasıl Göremezsin? Kendi Ailemde Kaybolan Bir Kadının Hikayesi

“Anne, bir kere olsun bana hak veremez misin?” diye fısıldadım o kalabalık iftar sofrasında. Annemin bakışları gecenin gölgesi kadar soğuk, kollarıysa sanki o masadaki her kaseyi yalnızca diğer çocuklarına uzatacak kadar yakın; bana hep uzak… Adım Elif. Ve bu evde kendimi ilk kez hatırladığım günden beri görünmezim. Bazen gelen misafirler adımı yanlış söyleyince kimse düzeltmiyor, bazen kardeşlerimin tartışmasında sesimi işitmeseler de olurmuş gibi davranıyorlardı. Hele annem… Ona ne kadar anlatsam da içimi döksem de “Aman, büyütme Elif” deyip geçiştiriyordu.

Çocukluğumda yine bir gün, mahallede saklambaç oynarken ben kendimi saklardım ama aslında bulunduğumda bile kimse beni “bulduğuna” sevinmezdi. Sanki yokluğumda bile evde çark hiç yavaşlamaz, hayat olduğu yerden devam ederdi. Babam ise hep işleriyle meşguldü. Arada sırada eve döner, avucumdaki oyuncak bebeği bile fark etmeden önünden geçerdi. Göz göze gelsek, belki bir parça tebessüm, belki bir soru: “Bugün nasılsın kızım?”… Ama o soru hiç gelmedi.

Yıllar geçip de büyüme çağına vardığımda, abla oldum. Kardeşlerime bakmam, onları kollamam gerektiği söylendi hep. Ne zaman bir hata yapsalar, suç gizliden gizliye bana yüklenirdi. “Sen ablasın Elif, göz kulak olacaktın!” derdi annem, tencerenin başında kaşığını öfkeyle çevirirken.

Liseye başladığımda bir defter hediye etmiştim anneme; üstüne “Canım Annem” diye yazmıştım. Kardeşlerim ona pahalı bir eşarp aldıklarında günlerce övülmüşlerdi. Benim hediye ettiğim defter, mutfağın üstündeki o kapalı en üst rafta tozlanmaya bırakıldı. Yine de kırılmadım, kırıldığımı göstermek istemedim. Çünkü çocukluğumdan beri bana hep sabır öğütlenmişti. Sabırlı olmak. Hep başkalarını düşünmek…

İstanbul’un gürültüsüyle büyüyen gençliğimde, üniversite hayallerim ise ailenin suskun harcında, ağırlıklı bir borç gibi üzerime çökmüştü. “Bir kız çocuğu üniversiteye gitse ne olur ki? Sonuçta söz, düğün, evlilik…” derken annemle babama laf anlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Benden küçük bir kardeşim vardı; tek oğlan. Onun için yeni bilgisayarlar, dershaneler, ne istersen verilirdi. Ben ise kendi başıma kazandığım burslarla hayatta kalmaya çalıştım. O yıllar boyunca, kahvaltı masasındaki susturulmuş gülüşlerle baş başa kaldım.

Bir gün bana: “Evlen artık, genç kız başına yalnız yaşanmaz” dediler. O kadar ısrar ettiler ki sonunda Mehmet’le tanıştım; mahallenin düzgün, sessiz, kendi halindeki oğluyla. İlk başlarda anlaştık da. Evimizin kapısından içeri adım attığımda, eski evimle farkı anlamamıştım. Yine bir kadının anne sıfatı bir gölge gibi üzerime sinmişti. Görünmezliğimi sırtımda yeni bir yorgana sarar gibi yeniden giydim.

İki oğlum oldu. İlk oğlum doğduğunda onu kucağıma alıp anneme koşmuştum. Bak, demiştim, “Sen de anne olunca anlarsın.” derler ya, ben o an anlamıştım… Ya da anlamak istemiştim. Annem sarılmadı bile. Sadece, “Allah analı babalı büyütsün, şimdi bak temizle üstünü başını” deyip çocuğu yanımda bırakıp gitmişti. O gece oğlumu saatlerce sevdim, kokladım. İçimdeki boşluk ise gitgide derinleşiyordu.

Yıllar geçti. Evde bir gölge gibi dolaşan kadındım. Herkese yemek yapan, çocuklarını okula gönderen kadın… Mehmet ise eve yorgun gelir, sofradaki yemeğe bakar, lezzetliyse başını sallar, kötü günlerimde bile tek derdi “oldu mu, pişti mi” soruları olurdu. Yorgunluğumun tarifi yoktu; ne kimseye anlatabildim, ne de biri gerçekten anlamak istedi. Bir gün küvette ağlarken oğlum banyoya geldi ve başını odaya bile sokmadan “Anne, yeni ayakkabımı nereye koydun?” dedi. O an anladım: Ben sadece bir ihtiyaç tamamlayıcıydım. Bir anne, bir aşçı, bir hizmetli… Ama Elif? Kimse onun kim olduğunu sormuyordu.

Kız kardeşim evlenip başka bir şehre taşındığında bile bana: “Senin burada kalman harika oldu, annem yalnız kalmaz” demişti. Herkesin yükünü ben sırtlamıştım. Oğluma bir gün, “Büyüyünce beni hatırlayacak mısın?” dedim. Gülümsedi ve tabletten gözünü kaldırmadan “Tabii anne” dedi.

Bir sabah aynada kendime baktım. Saçlarımın arasına kırlar düşmüş. Gözlerimde yorgun ama tükenmemiş bir ışıltı vardı. Kendi kendime sordum: “Gerçekten ben kimim? Ne istiyorum? Ya en başında hep yanlış rol oynadıysam?”

Kendimi aramaya başladım. Önce sıra dışı bir hareket yaptım: Sabah yürüyüşüne çıkarken telefonsuz çıktım. Şaşırdım, kimse aramadı. Bir gün evde hiç yemek yapmadım. Kimseye haber vermedim. O gün herkes kendine yetmeye çalıştı, ev darmadağınık oldu ama beni ilk kez fark ettiler. Mehmet akşam “Yemek yok mu?” diyecek sandım. Bunun yerine sadece iç geçirdi. Kimseyle tartışmadım. O gün ilk adımı attım.

Günler böyle geçerken bir akşam bana hiç beklemediğim bir telefon geldi. Annem hastaneye kaldırılmıştı. Telaşla gittim. Annemin başında ben, bir de teyzem vardı. Kardeşlerimin telefonları meşguldü; biri toplantıda, diğeri “Çocukları okula götürüyorum.” deyip gelememişti. Annem gözlerini açınca ilk beni gördü. Dudaklarını zor hareket ettirdi: “Sen… Her zaman burada mısın Elif?” O an içim burkuldu. Sevgi, öfke, sitem… Her şey birbirine karıştı.

Bir hafta hastanede kaldık. Annem o hafta bana farklı bakmaya başlamıştı. Bana çocukluğumdan beri ilk kez dokundu, saçlarımı okşadı. Sanki yıllardır sakladığı, gizlediği bir şey vardı. Sonunda, “Sen hiç ses etmedin, her şeyi sineye çektin. O yüzden çoğu şeyi sana yükledim belki de. Küsme bana, ben de bilmiyorum nasıl iyi olunur.” dedi. O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Çünkü ilk defa hem anlaşıldığımı hissettim hem de bir duvarın aralandığını…

Annem iyileşip eve döndüğünde, kardeşlerim gelip gitmeye başladı. Ama içimdeki sessiz isyanı asla bastıramadım. Evde kendime minik bir köşe yaptım; sevdiğim kitapları okudum, bazen resim çizdim, kahvemi yudumladım. Mehmet alıştı; çocuklar yemek yapmaya başladı. Ben biraz daha kenara çekildikçe, herkes aslında o görünmeyen emeğin eksikliğini hissetti. Bir süre sonra bana “Sen olmasan ne yapardık” dediler; içlerinden biri bile arada sarılıp, “İyi ki varsın anne” demeyi alışkanlık haline getirdi.

Ama en önemlisi, ben artık kendim için varım. Hala bazen gölgede kaldığımı düşünüyorum; ama artık gölgemle barıştım. O görünmez Elif, kendi karanlığında kendini yeniden buldu. Çünkü insan en çok kendine görünmezken kaybolurmuş, bunu geç de olsa öğrendim.

Bazen hala aynaya bakıp, “Peki ya ben hiç var olmadıysam?” diye soruyorum kendime. Sizce bir insan ailesinde görünmez olursa, hayatının geri kalanında kendini bulması mümkün mü?