Gecenin Soğuğunda Bir Umut: Bir Bilet, Bir Hayat, Bir Sürpriz

“Beş lira daha lazım ablacım, yoksa gidemeyeceğim,” diye ağlamaklı bir şekilde fısıldadı kadın. Ellerini cebinde titretirken, yaşlarını kurtarmaya çalışan kahverengi gözleriyle göz göze geldik. Etrafımızdan geçenler, yüzlerini başka yöne çeviriyor, kimse koca İstanbul’un anlamsız kalabalığı içinde bu kadının sesini duymuyordu. Kucağında sallanan bebeği ise sabırsızca ağlıyordu. Yanındaki iki küçük çocuk ellerini annelerinin eteğine sıkı sıkı tutuyordu, belki de dünyanın onları fark etmesini bekliyorlardı.

O sırada cebimdeki son 40 liraya baktım; yarın üniversiteye giderken kullanmam gerekiyordu ama içimdeki ses bu çığlığa göz yummama izin vermedi. “Ablacım,” dedim, bileti nasıl alacağımdan endişe ederek, “bunu al, çocuklarınla otobüse binebilir ve annenin yanına gidebilirsin.” Kadın, gözyaşlarıyla dolu gözleriyle bana öyle bir baktı ki, iki yabancı arasında bir umut köprüsü kuruldu o anda. “Allah razı olsun oğlum, senin için dua edeceğim,” dedi ve elimi iki ellerinin arasına aldı. Çocukların gözlerinde bir parıltı belirdi; anneleri artık onları başka bir şehre götürebilecek, belki de kaderlerinin yönü değişecekti.

Kadın, hızlıca teşekkür etti ve biletleri alıp çocuklarını topladı; o uzaklaşırken, içimde bir huzurla, bir yandan da ertesi gün ne yapacağımı düşünerek durağa sırtımı verdim. Hayat, çoğu zaman bana acımasızdı; fakirlik, yalnızlık ve ezilmişlik… Öğrenci evimdeki tek soba her zaman çalışmaz, çoğu akşamı çay ve ekmekle geçirirdim. Annem küçük yaşta vefat etti, babam başka bir şehirde inşaatlarda çalışıyordu. Ona yük olmamak için mücadele ediyordum.

Sabah gözlerimi açtığımda, apartmanın merdivenlerinde sesler işittim. Uyku sersemi hâlâ gece yaşananları düşünüyordum. Kapımı açınca… Şaşkınlıkla ürperdim: Kapımın önüne üst üste yığılmış onlarca büyük, küçük karton kutu vardı. Etrafa bakındım, acaba yanlışlık mı oldu diye, ama kutulardan birinin üstüne iliştirilmiş bir not gördüm. “Senin insanlığın, çocuklarımın umudu oldu. Allah senden razı olsun.”

Kutuları taşımak için apartman komşusu Ayşe abla yardıma geldi; “Hayrola oğlum, kimi bekliyorsun, bu kadar kutu da ne?” diye sordu. Bir an ne diyeceğimi bilemeden, “Ayşe abla, benim de hiç fikrim yok. Dün gece birine yardım ettim… Gerisini bilmiyorum,” diyebildim. Kutu kapaklarını teker teker açınca, gözlerime inanamadım: Her birinde yiyecekler, hijyen malzemeleri, çocuklar için oyuncaklar, hatta bana kışlık bir palto, ayakkabılar, yeni bir çaydanlık ve iki battaniye vardı. Altı çizilmiş bir zarf dikkatimi çekti, içinden biraz para da çıktı. “Senin için dua edeceğiz,” yazıyordu tekrar. Hâlâ inanamayarak yere çöktüm, gözlerimden yaş aktı, sanki yıllardır sırtımda biriken ağırlık bir anlığına hafiflemişti.

O günün gecesinde, telefonum çaldı. Numarayı tanımıyordum ama yine de açtım. “Evladım, seni bulduk. Bunu annem söyledi, ablana, kardeşlerine iyi bak, her zaman yanındayız,” diyen yaşlı bir kadın sesi, ardından geçen günkü kadının boğuk ve mahcup sesi: “Size nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz, siz olmasaydınız… Allah yolunu açık etsin.” Feryatları, minnet duygusuyla karışan sesleri beni tekrar ağlattı. “Bak oğlum, bu şehirde kimse kimseyi tanımazken, sen el uzattın. Bizim oralarda derler ki, birinin duası, bir ömür susuz kalanı sular. Hakkın ödenmez.”

Telefonu kapattıktan sonra, sanki bunca yalnızlığım birden kabuk değiştirmişti. Evdeki battaniyeye sarındım, kutulardan çıkan ekmekten bir parça kopardım. O gece, hayatımda ilk defa kendimi yalnız hissetmedim. Birilerine dokunmanın değerini hissettim, ben hayatı değiştiremem belki ama birinin gecesine küçük bir ışık olabilirmişim. İnsan çoğu zaman gözünü kör eden çaresizlik içinde cömertliğin ve şefkatin kıymetini unutuyor. Belki de kader, bana başka bir anneye evlat olmaktan geçti, dedim içimden.

Ertesi gün üniversitede olanları arkadaşım Mehmet’e anlattım, o da gözleri yaşlı bir şekilde, “Kanka, demek ki bir yere dokunabiliyoruz bu şehirde… Biz de bazen kendimizi unutabiliyoruz,” dedi. Aramızda konuşmaya başladık, belki mahallede böyle yardımlara ihtiyacı olan başka insanlar da vardır diye. Zamanla, topladığım kıyafetleri ve kalan yiyecekleri sokakta karşılaştığım yaşlı teyzelerle, çocuklarla paylaşmaya başladım.

Aylar geçerken bazen onlarca insana el uzattığımda, bana kapının önüne konan kutuları hatırlatacak küçük notlar, el yapımı oyuncaklar, minik minik iyilikler gelmeye başladı. O kadının bana açtığı kapıdan artık ben de başkalarının kapılarına umut bırakıyordum. Evimde yalnız yemek yediğim o soğuk geceleri, mahalle esnafının getirdiği börek ve paylaşılan sohbetler doldurdu.

Babam bir akşam aradı, “Oğlum, İstanbul’da senden bahsediyorlar, komşulara yardım ediyorsun diye duydum. Ağladım gururdan. Annen sağ olsaydı, başını okşardı…” cümlesini duyunca, boğazımda düğümlenen acıyı anlatamam. Bir insanın annesi ona sarılamazsa, yeri göğü boş kalırmış. Kendi annesini kaybetmiş biri olarak bir başkasının evlatlarının annesiyle kavuşmasına vesile olmuştum. Hayatın bana sunduğu en değerli teselli buydu belki de.

Yıllar sonra, üniversite diploması alırken yine gözümün önüne o geceyi getirdim. Hocalarım “Bir kişiyle değişir dünya!” dediklerinde, ben size anlatmak isterim ki, yalnızlığınızda bile bir başka elinize tutunma imkanı varken kayıtsız kalmayın. Bugün otobüs duraklarında, soğuk gece yollarında gözü yaşlı, çaresiz bir anneye ya da aç bir çocuğa rastlarsanız, belki hayatınızın dönüm noktası olacak o küçük adımı atabilirsiniz.

Bugün hâlâ o kutuların bir tanesini saklarım. Hem hayata, hem insanlığa inancımı tekrar tekrar hatırlatıyor bana. Sahi, bir insana yardım ederek aslında en çok kendimizi mi kurtarıyoruz dersiniz? Yoksa tüm yalnızlığımız, başkasının umudu oldukça mı anlam kazanıyor? Hayat, bazen bir otobüs bileti kadar basit, bazen de bir kutu dolusu umut kadar derin olabilir mi?