İki Dünya Arasında: Yeni Ailemde Yerimi Ararken
“Anne, Aslı abla neden bizimle masada oturmuyor?”
Emir’in sorduğu bu masum soru, içimde fırtınalar kopardı. Elimden tepsi düştü, bir anlığa donakaldım. Mutfakta tencere kapağının metal sesi yankılandı, ben ise yutkunup gülümsemeye çalıştım. İçimden geçenler ise dudaklarıma dökülemedi: “Keşke rahatça oturabilsem oğlum, keşke bu evde hepimiz aynı sofranın insanı olabilsek…”
Ben Zeynep. Hayatım, bir kaza sonrası eşimi kaybetmemle altüst oldu. İki çocuğuma hem annelik hem babalık yaparken, hayata tutunmamın tek yolu oğlum Emir ve kızım Aslı’yı mutlu görmekti. Yıllarca yalnızlıkla savaştım, ta ki Mehmet’le tanışana kadar. Mehmet… Gözlerinde iyilik, ellerinde güven vardı. Bana, “Hayat ikimize de ikinci bir şans veriyor,” dediği an, o sıcacık gülüşüne tutunmak istedim.
Mehmet’le evlenmek, yalnızlığıma son verdi sandım. Fakat onun annesi Gülten Hanım, ilk andan itibaren bana ve özellikle Aslı’ya karşı hep uzak, soğuktu. Sanki Emir’i lise yıllarından beri tanıyormuş gibi sevgiyle kucaklaması içimi bir nebze olsun rahatlatsa da, Aslı’nın varlığını kabullenmemesi beni her fırsatta paramparça etti. Üvey torun diye ayrım yapıyor mu, yoksa sadece Aslı’yı mı istemiyor; cevabını bilemediğim, cevap aramaya cesaret edemediğim sorular sardı aklımı.
Kendi memleketimde, kendi çocuklarımla bile yerleşemediğim bir evde yaşamak; aslında hayal ettiğim hayat bu değildi. Aslı, sessizliğiyle isyan ederken, oda kapısının ardında göz göze geldiğimizde derin bir keder görüyordum: “Anne, burada kendimi fazla hissediyorum. Onlar bana hiç gülümsemiyor…” diyor, ben ise gözlerimdeki yaşlarla onu sakinleştirmeye çalışıyordum.
Bir sabah, Gülten Hanım sofraya birkaç tabak eksik getirdi. Her zamanki gibi Emir’in kahvaltılık tabağı zengin, Aslı’nın tabağı ise sade ve özensizdi. O an öyle bir utanç hissettim ki, asıl oğlumun bu eve ait sanılması, kızımın ise bir fazlalık gibi görülmesi kanıma dokundu.
Mehmet’e açılmayı çok denedim. Bir gece, çocuklar uyuduktan sonra oturduğu koltuğun yanına çekildim. Sessizce sordum: “Neden annen Aslı’ya böyle davranıyor? Onu neden kabullenmiyor?” Suçlayıcı olmak istemedim ama kalbimin sızısı, gözyaşlarımla birlikte döküldü.
Mehmet bana yaklaştı ama yüzünde bir çaresizlik vardı. “Zeynep, annem yaşlı… Değişmesi zor. Biraz daha zaman…” dedi, oysa özlediğim tek şey, Aslı’nın da Emir gibi bu evde sevildiğini hissedebilmesiydi. O gece yatağıma girdiğimde Aslı’nın ağladığını duydum, içim parçalandı. Çocuğumun gözyaşlarını silememek, anneliğimin en zor haliydi.
Zaman geçtikçe Aslı daha içine kapandı. Okulda başarısı düşmeye başladı, öğretmenleri arayıp birkaç defa, “Aslı sınıfta eskisi kadar neşeli değil,” deyip duruma dikkat etmemi istediler. Oysa anlatacak cesareti nereden bulabilirdim? En yakınım bile anlamıyorken, başkaları nasıl anlasın?
Bir gün Emir elinde oyuncak arabasını sallayarak yanıma geldi. “Anne, Aslı abla benimle artık oynamıyor. Ne oldu ona?” Küçük oğlumun masum sorusu içimi kanattı. “Bazen insanlar üzülünce sessizleşir Emir,” dedim. “Ona karşı daha fazla nazik olalım.” O an fark ettim ki, bu evde sadece ben değil, çocuklarım da iki dünyanın arasında kalmıştı.
Bir cumartesi akşamı, tüm aile Mehmet’in babasının emekliliğini kutlamak için toplandık. Kalabalık, sesler, yemekler… Gülten Hanım çok sayıda misafiri karşılarken, Emir’i sevgiyle aralarına aldılar; Aslı ise kenarda oturup, sessizce pastasını yedi. Yanına gittim, elini tuttum. “Burada herkes seni seviyor Aslı, sadece anlamak zaman alıyor,” dedim. Fakat gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü, bana sarıldı. “Burada hiç kendim gibi olamıyorum anne…”
Bir anne olarak yetersizliğimi daha o an kadar derin hissetmemiştim. Hayatımda verdiğim en zor kararları kendi ailemin mutluluğu için aldım ama yine de çocuklarımın acısını tamamen dindiremedim. Dışarıdan kusursuz görünen, kalabalık sofralarımızın ardında, içimdeki yalnızlığı bir o bilirdi.
Ama asıl kırılma noktası, Ramazan Bayramı sabahı oldu. Bayram namazından dönen Mehmet’in ailesi eve doluşunca, Emir baş köşeye oturtuldu. Aslı ise, yan odaya geçmeye mecbur bırakıldı. O an içimdeki tüm sabır taşları çatladı. “Yeter!” diye çıkıştım, herkesin ortasında. “Bu evdeki herkes eşit. Ya çocuklarımı kabul edersiniz, ya da ben bu evde bir misafirim.” İçimden geçenleri ilk kez bu kadar açık söyledim. Sessizlik, bir mezar taşının ağırlığı gibi çöktü salona. Gülten Hanım yüzüme neredeyse meydan okurcasına baktı, Mehmet ise şaşkın ve üzgün…
O günün akşamı, Aslı yanıma gelip “Anne, artık her şey daha kötü olacak mı?” diye fısıldadı. Cevap veremedim. Kendimi çaresiz, yalnız, fakat yine de güçlü hissettim. Çünkü bir anne, çocuğunun sevildiğinden emin olana kadar duvar olur, göğsünde cevapsız kalan binlerce soru taşısa da asla vazgeçmez.
Şimdi pencereden dışarıya, İstanbul’un ışıkları altındaki koca şehre bakarken, tek bir soru var aklımda: Bir kadın, evlatlarını üzmeden yeniden mutlu olmayı başarabilir mi?
Siz olsaydınız; kendi mutluluğunuz için evladınızı gözünüzden mi çıkarırdınız, yoksa herkesin sevgisi için savaşmaya devam mı ederdiniz?